19 Nisan 2014 Cumartesi

Gezmek, Görmek, Yemek, İçmek...

Reggio Şekeri: Samir
Bir süredir yazmadım. Daha önce söylemiştim aslında tembel olduğumu:) Bugün başka bir telden çalacağım...
Geçtiğimiz 15 gün benim için çok yoğun ve yorucu geçti. Önce okulun düzenlediği İtalya gezimiz gerçekleşti ardından -ama hemen ardından- dört günlük bir eğitime katıldım. Sonra da aralık vermeden doğru okula, iş başına... Gerçekten hiç dinlenmeden geçirdiğim bu on beş günlük zaman zarfının dinlendiğim tek günü dün oldu :) Yarım günüm olduğu için eve erken geldim ve dinlenebildim. Bu sabah bunun huzuru ile yazıyorum sanırım.
İtalya seyahatimizin amacı öğretmenler olarak çalıştığımız kurumun temel yaklaşımını yerinde görüp deneyimlemekti. İtalya'da, İtalya'nın kuzeyinde yer alan Emilia Romagna bölgesinin küçük kentlerinden olan Reggio Emilia'ya gittik. Pazar günü Bologna'ya varan uçağımız ve günün pazar olmasının rahatı ile Bologna'yı gezebildik. Daha önce de İtalya'da bulunmuştum ve şehri yürüyerek  gezdiğimizde kabaca bir fikir sahibi olabileceğimi bilmek beni keyiflendirdi. Nitekim düşündüğüm gibi de oldu...
Bologna'da detaya inemesem de kent hakkında bir fikre sahip olabildim. Ancak bununla ilgili olarak sonra yazacağım. Çünkü İtalya'dan ayrılmadan önce, gruptan erken ayrılıp bir kez daha kenti görebilme şansım oldu.
 

Tren ile Reggio Emilia'ya vardığımızda akşam olmuştu ve tipik bir İtalyan akşamı karşıladı bizi; her yer bomboştu:) Yürüyerek otelimize vardık ve pazartesi sabahına uyanmak üzere dinlenmeye geçtik.. Genel olarak Reggio Emilia küçük bir yer. Büyük olsaydı bir şey fark eder miydi bilmiyorum, Roma'da bile her yeri yürüyerek gezdiğimiz düşününce :) Bu küçük kasaba, İtalyan usulü sadece bina yüzü gördüğünüz ancak koca kapılarının ardından muhteşem avlulara açılan güzel, yürünesi sokaklar ve oturup keyif alacağınız meydanlarla dolu. İnsanlar mutlu. Her ne kadar bu krizde nasıl mutlu olabilirler diye düşünülebilir ancak mutlular... Sakin ve huzurlu hayatlarına devam ediyorlar ve her anı yaşadıkları, hayatın tadını çıkardıkları her hallerinden belli oluyor. Bütün o dokümantasyon merkezi, geri dönüşüm merkezi, okul, atölyeler gezileri sırasında gördüğüm en önemli şey sadece bizim grubun koşturduğu oldu... Ve bu bana acıklı geldi; yani neyi kovalıyoruz, neyden kaçıyoruz, neye yetişmeye çalışıyoruz, niye yaşıyoruz gibi sorular sürekli kafamı kurcaladı. İnsanlar bisikletleri ile bir yerden bir yere gidiyor, çocuklar rahat ve özgür, okul çıkışlarında kafelerde arkadaşları ile sohbet halindeler -gerçekten küçük çocuklar bile-, yetişkinler sakin sakin yemeklerini yiyip, içkilerini yudumluyorlar ve hayatla uyum içinde görünüyorlar...
Hazır kafeler demişken :) Bir yere gitmeden önce orayla ilgili biraz araştırma yapmak ve özellikle ne yendiğini bilmek çok önemli diye düşünüyorum. Evet yine pizza ve makarna ama yöreye özgü tatlar önemli. Mesela parmesan peyniri bu bölgede daha kaliteli ve geleneksel. İlk olarak bu bölgede üretilmiş ve parmaggiano emiliana tavsiye edebileceğim önemli bir lezzet. Sadece bu mu; tabii ki değil... Modena, Reggio Emilia dan iki durak önce bir sanayii kasabası. Belki biliyorsunuzdur ama ilk Ferrari bu kentte üretildi ve üstelik bir traktör motorundan :) Neyse, Modena hakkında asıl söylemek istediğim şey sirke... Modena sirkesi dünyaca ünlü bir ürün; ürettikleri balzamik sirkesi saklanmadan da oldukça lezzetli ancak bir de meşe fıçılarda saklanmışlarını denemelisiniz. Gerçek bir gurme ürün ancak tüm gurme ürünler gibi biraz pahalı :) 3,5,10,15,20,25 yıl gibi sürelerde meşe fıçılarda bekletiliyorlar ve bekledikleri süre boyunca fiyatları da artıyor:)
Domuz eti yurt dışında zaten çok tüketilen bir ürün ve bundan bahsetmeye bile gerek yok belki de ancak bu bölgede diğer et ürünlerini de bulmak mümkün.
Sebze yok mu? Olmaz mı :) Bölge tarım bölgesi; ancak nerede aradığınıza dikkat etmelisiniz... Restoranlar ve kafeler sebzeyi garnitür olarak servis ediyorlar o yüzden az tükettiğinizi düşünebilirsiniz. İşte burada kentte kaybolmak devreye giriyor, sanki bu mümkünmüş gibi:) Ben grubun dağılıp yalnız takıldığı bir zaman dilimizde, ara sokakları turlarken -her zaman ne varsa ara sokaklarda vardır diye düşünürüm- elma alabileceğimi düşündüğüm küçük bir dükkan gördüm. Daha çok manav gibi görünüyordu ta ki içine girene dek... Gerçek bir sebze-meyve cennetine düştüm. Buraya vegan-şarküteri diyebilirim sanırım. Sattıkları ender proteinler deniz ürünleri ve tahıllardı ki bunlar da nefis salataların içindeydi... Tezgah, fırınlanmış enfes sebzelerle, çiğ ancak salata için hazırlanmış çeşit çeşit malzemelerle, harika bir meyve salatası ile rengarenk ve çok baştan çıkarıcıydı ve ben bir elma ile kalamadım :) Sonraki günlerde de sebze ve meyve  ihtiyacımı oradan karşıladım; magnifico! Yine restoranda bir şey yiyecekseniz eğer porçini mantarlı, trüf yağlı ya da domates soslu, bol parmesanlı ürünleri tavsiye ederim hem de şiddetle...


Boş bir günümüz oldu biz de bir durak sonra ki Parma'ya gittik... Çok iyi bir fikirmiş. Diğer kentleri gezmedim bu bölgedeki, mesela Reggio Castelfranco'ya ya da Milano'ya gitmedim ancak bence bölgenin yıldızı Parma... Sokaklara daldık, haritamız yoktu sadece sezgilerimize güvendik; ne de iyi yapmışız :) Kent yaşıyor; her yönüyle yani. Çok renkli, keyifli, hayat dolu bir kent ve aradığınız her şeyi bulabilirsiniz. Mesela biraz su :) Kentin içinden bir nehir geçiyor. Kocaman üniversite binası, harika kiliseleri ve güzel sokakları var keşfedilecek. Pek çok sanatçının doğduğu ve ürünlerini ortaya koyduğu yer olduğunu söylemeliyim mesela... Ve İtalya'nın bence en keyifli oyuncakçısına gitmek için de keyifli bir şans sunuyor. Eşimle daha önce Roma'da keşfettiğimiz Citta Del Sole'nin bir şubesini gördüğümde neredeyse ağlayacaktım; eşimin hediyesini de oradan aldım. Her zamanki gibi küçük muhteşem detaylar ve şaşırtıcı ürünlerle doluydu...
 
 




Son gün geldi ve biz -ben ve Pelin-, gruptan erken ayrılıp tekrar Bologna'ya gittik. Daha önce söyledim sanırım, bir yeri gezmenin en güzel şekli orada kaybolmak; tabi yapabiliyorsanız:) Övünmek gibi olmasın ama yer-yön duygum çok ender olarak beni hayal kırıklığına uğratır, oldukça gelişmiştir. Bologna'yı haritasız, daha önceki rotamızı referans alarak ve aralara girip kaybolmaya çalışarak gezdik bu defa.


 
Bologna kırmızı bir kent, kiremit rengi yani... Domatesle yaptıkları enfes sos bolonez sadece kentin adından almıyor adını bence. Bologna'da kiremit rengi binalarından alıyor sanki adını. Gözünüzün erdiği pek çok şey kiremit rengi. Toprağı ve onun renklerini seviyorsanız harika bir kent. Ben kendi adıma şehri yaşamanın iki farklı şeklini gördüm Bologna'da. İlki hafta sonu yaşaması :) Kalabalık fark etmiyor da sanki sokağa çıkan insanlar fark ediyor. Hafta sonu daha çok turistlerin sokakta olduğu bir gün sanki; yani kentin dışından gelenlerin. Ve daha amaçsız ve gürültülü bir topluluk dolanıyor ortalıkta. Hafta içi yaşaması ise biraz farklı; sokaklar yine kalabalık ama bu defa yerlisinin doldurduğu bir Bologna. Yine okullarından çıkmış her yaştan öğrenci, işlerine ara vermiş bir sürü yetişkin  keyifli zamanlar geçiriyorlar; ben kendi adıma hafta içi Bologna'sını daha çok sevdim. Şehre daha çok dokunabilmişim gibi geldi. Bir de haritasız olmanın bir güzelliği vardı açıkçası; kendimi kentli gibi hissettiğim o kısacık zamanlar beni mutlu etti. Yemek içmek kuralları aynı, zaten bölgeye özgü düşünmek gerekiyor sanırım İtalya'da.



Emilia Romagna yemek kültürünün önde olduğu, tarım ve hayvancılığın önemli olduğu bir gurme bölgesi gibi ama yerel üzümlerini tavsiye edemeyeceğim. Bence Toscana bölgesi üzümlerinden yapılan nefis şarapların bir eşi yok İtalya'da. Ve yine sanki İtalya'da yaşıyor olsam ben Toscana'da, Floransa yakınlarında bir bağ evinde yaşamayı tercih ederdim. Aynı gurme zenginliği Toscana'da var tek bir farkla; Toscana'da denizden gelenlerin çeşitliliği daha fazla ve daha güzel kullanıyorlar deniz ürünlerini... Tam bana göre yani :)
Neyse; İstanbul'a geldik. Sevdiğim insanlar burada olmasa sanırım yaşamayı tercih etmeyeceğim bu kente... Evet, biliyorum İstanbul gibisi yok falan filan... Ya bu sadece içinde doğduğumuz kent olduğu için bizi çevreleyen, kendimize söylediğimiz bir yalansa? Neden kendimizi daha özgür, keyifli ve huzurlu hissedebileceğimiz, hayatı kovalamadığımız sadece iliklerimize kadar yaşadığımız bir yerde hayal etmekten korkuyoruz? Bu kararı vermek vazgeçtiğimiz o şahane gelirlerimiz, muhteşem kariyerlerimiz, çabamız, emeğimiz, sonsuz koşturmamız sonrasında karşılaşacağımız boşluk yüzümden mi zor ve bu boşluğu seçmiş olmanın verdiği sorumluluktan, amaçsızlığın "ağır yükünden" mi korkuyoruz? Ya amaç sadece hayatı yaşamaksa; her anını, kaçırmadan, acısını içimizde hissederek, her duygunun içinde biraz kalarak ve içinden geçerek? Nereye yetişmeye çalışıyoruz? O yeri bizim için kim seçti?
İşte böyle sorular daha uçağın iniş manevraları sırasında içimi doldurdu. Sanırım basit bir hayat istiyorum. Kendiliğinden, doğalında zaten karışık olmayan ve ne kadar uğraşsam da karmaşıklaştıracağım bir alanımın olamayacağı kadar basit bir hayat:) İstanbul, yağmur, her hava değişikliğinde cehenneme dönen trafik, işe yatişme, işten eve yetişme, koşturma ve hep bir yerlere varma çabası ama o yere hiç varmama... İstanbul bana Hakan, ailem ve arkadaşlarım gibi güzellikleri sunuyor ama bu güzellikleri yaşamam için hiç zaman bırakmıyor. Ve benim evde olmak, Hakan geldiğinde evin sıcak yemek ve kurabiye kokması, istediğim kitapları okumak, dilediğim kişileri görmek, onlara vakit ayırmak hayalim hep bir hayal olarak kalıyor...
Yazımı bitirirken duam... Bir reklamda diyor ya "hepimiz tatil için çalışıyoruz!"; keyif aldığım için, keyif aldığım kadar ve keyif alarak çalıştığım, tatilin bir ödül değil gelenek ve yeni insanlarla tanışma fırsatı olduğu, hayat için koşmadığım, hayatın içinde yürüdüğüm bir yaşam...

Amin.

Beyhan

4 Nisan 2014 Cuma

Halet-i Ruhiye...

Şimdilerde dillere pelesenk olmuş "psikoloji" aslında ciddi bir müessese... "Psikolojim bozuldu" ne kadar güncel bir kullanımsa da, bence aslında içerdiği derin ve gerçek anlamından o kadar uzak.

Nereden geldi şimdi bu aklıma? Bu günlerde kendimi pek iyi hissetmiyorum. Hayır, sağlığımla ilgili bir durum yok çok şükür. Üstelik bahar da geldi ve genelde bu zamanlar benim en keyifli olduğum zamanlar. Hem de balkonumu istediğim hale soktum büyük ölçüde; balkondan sarkan sardunyalarım, güzel lavantalarım, kekiğim, biberiyem, filizlenmekte olan çin karanfillerim, gelinciklerim, hatta inanmazsınız pencere önünde de rokam ve terem var.... O kadar keyif aldım ki hepsini yaparken. Ama yine de pek iyi hissetmiyorum bu bir kaç gündür. Galiba doğum günüme az kaldığı için...

İnsan doğum günü yaklaşıyor diye üzülür mü? Normalde ben doğum günlerimi çok severim, baharın en güzel günlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Yaşlanmaktan falan da korkmuyorum aslında; ben her yaşımı çok seviyorum, her biri yeni bir macera gibi gelir bana. Ama bu sene biraz buruğum...

Zannederdim ki bazı şeylerin zamanı vardır ve o zamanların ötesine geçtiğinde artık çok geçtir. Ben 35 yaşımı böyle bir sınır olarak koydum bazı şeyler için. Bu sınırı sadece kafamda koymamışım anlaşılan, yüreğime de aynı sınırı koymuşum ve şimdi beni sıkıştırıyor. Derdim ki içimden, "36 yaşıma girdiğimde bebeğim olsun kucağımda". Bunun olacağına da çok inanıyormuşum içten içe. Şimdi 36 yaşıma giriyorum. Kucağım boş. Belirlenmiş bir sıkıntı olmamasına rağmen henüz bir çocuğumuz olmadı. İtiraf etmemiştim daha önce ama bu durum beni çok mutsuz ediyor. Yani yine bahar geldi ama ben ne çiçek açabildim ne de meyve verebildim.

Daha önce bunu bir boşluk olarak deneyimlememiştim. Şimdi bir boşluk gibi yaşıyorum. Yani sanki hep vardı da şimdi yok oldu gibi. Bir süre hamile haberi almak, duymak istemedim. Duyduğumda kızgınlık yaşadım. Bebeği olan arkadaşlarımla çok az görüştüğümü fark ediyorum son bir senedir. Sanki üzüntümün faturasını birilerine kesiyormuşum gibi. Çok saçma değil mi?

Şimdi bu yazıyı okuyan tanıdıklarım ya da beni tanıyanlar için çok şaşırtıcı gelecek bu yazdıklarım. Normalde ketumumdur, bunu özel ve mahrem bir konu olarak ele alıp paylaşmam pek kimseyle. Benim içimdeki en derin sırdır bir bebeğe duyduğum özlem. O yüzden bu paylaşım şaşırtıcı gelecektir diye düşünüyorum. Ama aslında şimdi geliyor itirafın büyüğü :)

Ben uzun zaman "çocuk istemiyorum, en güzel çocuk başkasının çocuğu" diyen tiplerdendim :) Son bir kaç gündür fark ettiğim şeyler var; yani aslında kendime bile yeni itiraf ettiğim şeyler. Ben tüm bunları söylerken ve bir bebek fikrine uzak dururken bile aslında uzaktan uzaktan nasıl olur diye hayal ediyordum. Ediyormuşum demeyeceğim; bu da "ah aslında bilmiyordum öyle olduğunu" gibi bir kendimi kandırmaya girecek, buna gerek yok... Ben nasıl bir anne olurdum, bebek kucağımda nasıl dururdu gibi düşünürdüm aslında ama kendime bile söyleyemezdim.

Ancak bir kadın olarak insan kendi biyolojik gerçeğinden ne kadar kaçmaya çalışırsa o kadar dibine vuruyormuş, şimdi onu görüyorum. Çünkü artık yaşım sıkıştırıyor... Bunu arzuladıkça daha belki daha fazla engel koyuyorum. Kendimi rahatlatmaya çalıştıkça daha çok kapana sıkışıyorum, çünkü aslında ne yaparsam yapayım bu konu ana gündemim oluyor. Şimdilerde "psikojenik infertilite" kavramını anlıyorum, deneyimliyorum...

Bu kadar itiraf bana bile fazla geldi... Yazarken yorulduğumu fark ettim. Daha fazla uzatmadan konuyu bağlayayım :)

Şimdi benim "psikolojim bozulmuş" mu oldu? Bence hayır. Bir stresle baş etmeye çalışıyorum, o ortada. Hem de böyle en temelinden, varoluşsal bir mesele ile baş etmeye çalıştığımı görüyorum. Ama ruhsal bir çökkünlük yaşamıyorum -en azından şimdilik :)-, bir yarılmanın eşiğinde değilim ya da ne intihar ne de cinayet planları yapıyorum, böyle bir dürtüye sahip değilim. Ama içsel bir acı duyumsuyorum. Bu beni farklı duygu durumlarına sürüklüyor. Dolayısıyla ufak da olsa savrulmalar yaşıyorum ve bir denge noktası bulmaya çalışıyorum. Yani anlayacağınız keyfim pek yok, canım sıkkın, pek bir şey yapmak istemiyorum. Kocam olsa buna "working through"  derdi; belki haklı da olurdu :)

Neyse benden bahsettiğimiz çok oldu... Artık bir süreliğine bu konuyu kapatayım ve yine içime çekileyim. Bu kadarını paylaşmam bile mucize zaten.

Tekrar görüşünceye kadar, sevgiyle...

Beyhan

29 Mart 2014 Cumartesi

Sırasıyla Üç Yazı - 3 - : Hayat Oyundur!


Hollandalı kültürel tarihçi Johan Huizinga, Homo Ludens isimli kitabında oyunun toplumsal işlevinden bahseder ve modern zamanlarda belli kalıplara sokulmaya çalışılan “oyun”un, aslında özümüzde olduğunu ve doğuştan “oyuncu” olduğumuzu aktarır. Huizinga “insan oyun oynayan bir varlıktır” der. Kitaba göre oyun çeşit çeşittir, belli kuralları vardır; katılımcılar özgürdür, gönüllüdür ve eğlenir.  Herhangi bir çıkar ya da yarar sağlama amacıyla ortaya çıkmayan oyunun çok önemli kültürel işlevleri vardır.

Konu oyun olunca, daha önce belirttiğim gibi pek çok bilimsel araştırma ve kitap bulabiliriz. Birçok teoriye göre oyunu irdeleyip değerlendirebiliriz. Terapi seanslarında, okulda ya da evde çocuklarımızın oyun davranışlarına bakarak “onun iç dünyasına” ilişkin, “kendi penceremizden” bir bakış atabiliriz… Bunların pek çoğu doğru olabilir ya da yalnızca inanmak istediğimize inanabiliriz. Ancak tartışmasız olarak hepimizin birleşeceği bir nokta olarak şu çıkar karşımıza; oyun vazgeçilmezdir.

Önceki yazımda bir oyunda neler olur konusuna bir parça değinmeye çalışmıştım. Bu yazımda oyununun bileşenlerinin ne işimize yarayacağını, elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım.

Oyun bir kurallar bütünüdür; tıpkı hayat gibi… Bir çocuk oyundaki kuralların ne işe yaradığını öğrendiği zaman, günlük hayatın kurallarının da temel mantığına kavuşur. Neden sırasını beklemesi gerektiğini, kendisi kadar diğerlerinin de isteklerinin önemli olduğunu, sözün eylemden önce geldiğini, birlikte yapılan işin ve bununla beraber tek başına gösterdiği gayretin önemli olduğunu öğrenir. Bir düzeni vardır oyunun ve her an her şey olabilir de. Tıpkı hayat gibi…

İlişki içinde olmayı öğrenir; sadece oyun oynadığı kişilerle değil, oyun oynadığı mekânla, kendisiyle, duyularının her biri ve duygularının tümüyle. İlişkiyle beraber iletişim başlar; ben ve kendim, ben ve sen, ben ve şu an bulunduğum yer arasında. Böylelikle konuşur, dinler, düşünür, hisseder. Hepsinin bir sonuca vardığını görür, nedenselliği öğrenir; şu olunca bu oluyormuş…

“Empati” beceri olarak burada gelişmeye başlar; çocuk diğerinin mokasenleri ile yürümeye başlar. Dinlediğiniz zaman tüm kalbinizi açarak, diğerinin ne demeye çalıştığını anlarsınız. Bu arada diğeri gibi olmayı de öğrenirsiniz; maskelerin ne işe yaradığını, hangi maskenin ne zaman takılması gerektiğini deneyimlersiniz. Doktorculuk, öğretmencilik, evcilik… Bir de bu sırada yetişkinler için bir sağlamadır oyun; çocuklar maskeleri –belki de toplumsal rolleri demek daha anlaşılır olacak-  deneyimlerken, yetişkinler bu roller için nasıl modeller olduklarını öğrenirler.

İncitmemeyi, incinince nasıl hissedildiğini öğrenirler çocuklar oyunla. Başkalarının duygularını görmeyi ve paylaşmayı da… Şefkat göstermeyi, yardım almayı ve vermeyi öğrenirler. Kasıtsız ya da kasıtlı davranışlarının sorumluluğunu almayı öğrenirler; oyun oynayan herkes birbirinin aynasıdır en nihayetinde.

Çocuklar oyun oynarken engellenmeyi ve hayal kırıklığını öğrenirler. Her şeyin kendi istedikleri gibi olamayacağını, başkalarının özgürlüklerinin ve haklarının de önemli ve gerekli olduğunu, sınırlarının ne olduğunu deneyimleme şansına sahip olurlar.  Sorun yaşadıklarında dünyanın sonu olmadığını, bir çözüm üretebileceklerini öğrenirler ve buldukları çözüm işe yaramazsa birazcık destekle yeni çözümlere yönelebilme gücünü kendilerinde bulurlar.

Oyunun kaçınılmaz bir parçası olarak mücadele etmeyi öğrenirler. İstedikleri sonuca ulaşmak için çabalamayı, başkalarının da kendisi gibi bir gayret ve çaba içinde olduğunu, her zaman daha iyisinin olabileceğini ve önemli olanın sonuç değil çabaları olduğunu…

Tüm bunları tek başlarına yapamazlar elbette. Yanlarında her zaman bu konuda onlara model olacak, düştüklerinde onları kaldıracak ve hep güvenle orada, yakınlarda bir yerlerde bulunan yetişkinlere ihtiyaç duyarlar. Onlarla oyun oynayan, sadece onlarla oyun oynarken değil onlar kendi başlarına oyun oynarken de bundan keyif alan anne babalarını yanlarında görmek isterler.

Dünya bir oyun alanıdır, hayat ise bir oyun. Doyasıya yaşamak için oyun oynamayı öğrenmemiz önemlidir. Oyunun içinde bize keyif veren mizahı, yaratıcılığı ve coşkuyu kaybetmememiz ve bununla beraber tüm gerçekliği ile birlikte hayal kırıklıkları ve üzüntüleri karşılayabilmemiz için oyun oynamayı sürdürmemiz önemlidir.

Evet, oyun kurgusaldır; ancak oyun sırasındaki duyular ve duygular gerçektir. Bu gerçeklik de bizi hayatın gerçeklikleri ile baş etme becerileri ile donatır. İnsan olmanın gerçekliğini insanca yaşamayı öğretir oyun.

Oyun dolu bir yaşam dileklerimle; sevgiyle…


Beyhan ÖZPAR
Psikolojik Danışman

22 Mart 2014 Cumartesi

Sırasıyla Üç Yazı - 2 - : Haydi, Oyun Oynayalım!


Sizler geçen yazıdan beri “deneyimleri nasıl zenginleştiririz?” diye düşünürken, ben de “oyun oynamayı nasıl anlatabilirim?” diye düşündüm durdum. Sonra fark ettim ki oyun oynamayı anlatamam ama oyun oynayabilirim…

Sizlerle oyuna başlamadan önce bazı kuralları aktarmam gerektiğini hatırladım. Her oyunda olduğu gibi bu oyunda da ilk kural herkesin eğlenmesi! Tabi ki eğleneceğiz, eğlenmezsek eğer oyun oynamanın ne anlamı kalır. “Çocuk muyuz canım, ne münasebet.” diyenlerin sesleri yüreğime kadar geldi. Hayır, çocuk değiliz ama hepimiz büyümeden önce çocuk olduk.  Ayrıca çocuk olmak da gerekmez eğlenmek için. Ama kuralı unutmayın, HERKES EĞLENECEK… Yani sizin keyfiniz yokken ya da siz havanızda değilken ben eğlenemem ve ben mutsuzsam zaten sizin eğlenmeniz de benim için anlamlı olmaz. Hem böyle oynadığımız oyun da oyun olmaz.

İkinci kural ise kimsenin zarar görmemesi; yani sizi incitemem… Ne bedeninize zarar verebilirim ne de sözlerim ya da tavırlarımla ruhunuza. Bunu yapmak çok kolay değil tabi, sizi tanımam ve izlemem gerekir. Eğer niyetimi aşan bir hareketim olursa şimdiden özür dilerim ve bunu telafi etmek isterim ama sizin de bu onarıma izin vermenizi beklerim. Aynı şeyi siz de yapamazsınız; oyun oynuyoruz ya hani hepimiz eğleneceğiz, o zaman beni incitmemelisiniz. Bu şekilde oyuna başlayabilir, sürdürebilir ve tekrar oynamak isteyebiliriz. Unutmayın KİMSE İNCİNMEYECEK; oyundan soğumamıza neden olacak bir iz ne bedenimizin hafızasında ne de yüreğimizin hafızasında yer edinecek.

Peki, ne yaparsam acaba oyunum güzel olur? Yüksek sesle düşünüyorum, ne oynayacağımıza, nasıl oynayacağımıza karar vermemiz lazım. Hadi oynayalım deyince olmuyor öyle… Hepimizin bildiği bir şey olsun, hepimizin keyifle oynayacağı bir şey. Böyle yaparsak eğer kuralları hatırlamakta zorlanmayız. Tekrar baştan bir kuralları saymak yeterli olur. Ya kurala uymayan olursa; olur ya oyunun heyecanına kapılabiliriz ve kuralları unutabiliriz. E o zaman önce bir hatırlatma yaparız… İkinci defa uymayan olursa bir kere daha hatırlatırız ama uyarırız da; bir kere daha olursa oyundan çıkıp beklemek zorunda olacak diye. E bir daha uymazsa da artık ne yapalım; başta bir karar aldık, uygulamak gerekir.

Ne oynayacağımıza karar vermek bazen güç oluyor, ama kura çekebiliriz ya da önce birimizin istediğini sonra diğerimizin istediğini oynayabiliriz. Belki de en küçük olanımızın istediği oyunla başlarız oynamaya, sonra sırayla büyüklerin isteklerine geçeriz.

Sonra bu oyuna bağlanmamız lazım ama sadece oyuna bağlanmamız yetmez. Sizinle bir bağ içinde olmalıyım, bir ilişki de başlatmalıyım. Bu ilişkiyi öyle bir şekilde sunmalıyım ki size, benim sınırlarımın farkında olmalı, kendi sınırlarınızı güvende hissetmeli ve bu arada da eğlenmeye devam edebilmelisiniz. Tabi bu arada birbirimizle ilgilenebilmeliyiz, herkes özel ve biricik olduğunu bilmeli…

İhtiyaç duyduğumuzda karşılıklı olarak şefkat gösterip alabilmeliyiz mesela. Belki çok keyif alıyorken yanarım ve biraz beklemem gerekir, biraz teselli iyi olur böyle bir zamanda. Ya da birimiz kazara diğerinin canının acımasına neden olabilir; e bir özür dilemek canı acıyanla ilgilenmek fena olmaz. Sonra yanlışlıkla düşebiliriz, bir yerlere vurabiliriz bedenimizin bir parçasını. Azıcık mola verip dinlenmek ve yaralıyla ilgilenmek de, canı acıyan arkadaşımıza iyi gelebilir. Kendini grubun dışında hissetmez böylece. Tekrar oyuna katılamayacaksa da ya yanında oturur sohbet ederiz ya da oyuna devam etmek için onun da müsaadesini isteriz... Biraz centilmenlik kimseyi öldürmez…

Bu kadarı bir oyun için yeterli mi peki? Bence bu da yetmez; biraz iddia olmalı, ortamda şöyle bizi hareketlendirecek bir şeyler olsa iyi olur. Motivasyonumuz düşmesin diye bir amacımız olsun; bir yere varalım, ilk biz varalım; bir şeyleri toplayalım, en çok biz toplayalım… Ya da belki kendimizi deneyelim ne kadar yapabiliyoruz diye, hani “seksek” oynarken yanmamak için çalışırdık ya onun gibi… Boşuna oyun oynamak istemeyiz. Tabi amacımıza ulaşmak için bazen kendi sınırlarımızı zorlamak bazen diğerlerinin dayanma gücünü zorlamamız gerekebilir. Bunu yaparken çok büyük hedefler koymayalım o zaman, adım adım gidelim önce en küçük, sonra küçük, sonra orta gibi artarak gitsin zorluk derecesi. Herkes için yeteri kadar zor olduğunda da daha fazla dozu arttırmaya gerek yok bence… Sonra bazen işbirliği de yapabilmeliyiz, takım olarak da çalışabilmeliyiz. Her hedefe de tek başına ulaşılmıyor ki canım… Herkese normal gelen bir oyun belki birimiz için çok zordur; o zaman o kişiye yardım etmemizde ve işini kolaylaştırmamızda sorun olmaz… Amaç herkes eğlensin, değil mi?

Yine ne kadar çok yazmışım çizmişim farkına varmadan. Başlarken sadece oyun oynayalım diyordum da aslında basit bir oyun bile ne çok şey gerektiriyormuş değil mi? Ne kadar çok şey saymam gerekti güzel bir oyun yaratabilmek için.  Altı üstü bir oyun oysa ki…

Böyle yazdım çizdim de ne işimize yarayacak bu kadar şey, biraz düşünmek lazım belki… Siz bilgisayarınız başında düşünmeye başlamışsınızdır bile ben bunları yazarken. Ben de bunlar ne işimize yarayacak diye düşündüklerimi size yazayım önümüzdeki ay…

Tekrar görüşmek üzere; sevgiyle…

Beyhan ÖZPAR
Psikolojik Danışman

15 Mart 2014 Cumartesi

Sırasıyla Üç Yazı - 1 - : Dikkat! Bu Yazı Deneyime Dönüşmesi Umularak Yazılmıştır…


Yazı yazmanın en zor tarafı, deneyime dönüşme şeklinin gözlenememesi. Deneyimler ise yazıya sığamayacak kadar zengin ve tüm duyulara hitap ediyor. O zaman öyle zengin bir anlatım ve içerik sunulmalı ki ne dendiği anlaşılsın ve uygulamaya koymak kolay olsun…

“Oyun”u anlatmak kolay mıdır? Oyunun kuralları ya da nasıl oynandığını değil ve ya neye hizmet ettiğini de değil… “Oyun deneyimini” anlatmak kolay mıdır? Bir çocuk için ne anlama geldiğini ve bir çocuğun aslında oyunlarda neleri yaşadığını anlatmak gerçekten çok zor. Ama gözlerimizi kapatıp kendi çocukluğumuzun bahçesine daldığımızda kendi oyunlarımız hatırlayabiliriz ve bu oyunlarda neleri öğrendiğimizi de… Bazıları oyun denemeyecek kadar basit olan, kuralı sadece bir tane olan, zamanın gençleri ve büyükleri tarafından anlaşılmayan ve hatta tuhaf bulunan oyunlardan bahsediyorum. Atçılık oynama, “tıp” oyunu, beş taş gibi… Tabi bizlerin çocukluğunda şimdiki çocukların zenginliği yoktu, ne bebeklerimiz ne de oyun konsollarımız oldu. En gelişmiş oyun araçları tetrisler ya da Commodor 64’lerdi ve onlar da belli bir gelir seviyesine hitap ediyordu.

Amacım duygu sömürüsü yapmak ya da modern zamanlar ve tüketim toplumu söylemlerine girmek değil.  Amacım oyunlarımızın tüm duyularımıza hitap eden deneyim zenginliğini hatırlatmak. Tıp oynarken birbirimizin gözlerine baktığımızı, sessizliği deneyimlediğimizi, beden dilimizle bir şeyleri anlatmaya çalıştığımızı; beş taş oynarken sırayı nasıl takip ettiğimizi, taşı görmenin, ona dokunmanın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatmak. Tüm bunları yaşarkenki sesleri, tatları, kokuları ve yumuşaklığı tüm netliği ile gözünüzde canlandırmak.

Şimdi size bebeklerle oynamanın nasıl bir dışa vurum ve duygusal gerginliği azaltma yolu olduğunu anlatabilirim ya da bilgisayar oyunlarının çocukların strateji geliştirme ve planlama becerileri üzerindeki etkisinden bahsedebilirim. Bu sayede bilimsel olarak oyunun öneminden bahsetmiş ve belli bir konuda anlayış geliştirmiş olabiliriz etkileyen ve etkilenenler olarak. Ancak çok sıradan oyunları unuttuğumuz bu günlerde, kendi tatlı çocukluğumuza uzanıp o zenginliği hayal etmenizi sağladığımda daha başka bir yere ulaşabilirim. Zaten bildiğimiz ve unuttuğumuz bir güzelliği, yaşantının kendisinin bize neler kazandırdığını tüm duyularımızın hafızasından geri çağırabilirim.

Zihin unutur ancak beden unutmaz. Psikolojik travma çalışmaları bu söylem üzerinden şekillenir. Bu söylemin sadece travma gibi olumsuz deneyimlere ilişkin olmadığını gözlerinizi kapatıp hayal etmeye başladığınız an sizler de anladınız. Bedenin hafızası engin bir deniz gibidir, yaşanmış her şeyin bedende bir izi vardır. Duyularımız kayıt tutar ve kötü şeyler kadar iyi şeyleri de depolar. O zaman yaşamın deneme tahtası olan oyunun da işlevi sadece zihnimizi uyandırması ve harekete geçirmesi değildir. Duyularımızı uyandırıp, bedenimizi ve ruhumuzu beslemektir. Oyunda sadece görme duyumuz etkin değildir; dokunuruz, tadarız, koklarız, hissederiz, duyarız ve söyleriz... Görünüşte ve söylemde tek amaç eğlenmektir çocuk için ancak böyle zengin bir eğlence çocuğun hayata yönelimini güçlendirir.

Başta söylemiştim, deneyimi anlatmak kolay değildir diye… Buna bir ek yapabilirim bu aşamada; deneyimi anlatmak kolay değildir ancak tekrar deneyimlemek ya da deneyimlenmesine eşlik etmek imkansız değildir. Yazıma son verirken sizleri “nasıl?” sorusuyla baş başa bırakıyorum. Sizler bu konuda bedeninizin ve zihninizin hafızasını yoklarken, ben de sizler için deneyime hazırlık konusunda yazmaya çalışacağım.

Sevgiyle...

Beyhan ÖZPAR
Psikolojik Danışman

Sırasıyla Üç Yazı

Merhaba,
 
Şimdi sizlerle üç yazımı paylaşacağım. Yalnız işin içinde bir bit yeniği var ve nasıl yapacağımı çözemedim. Bir karar vermem lazım... Ya şimdi hepsini yayımlayacağım olacak bitecek, ya da daha önce yaptığım gibi demlenmesi için aralara biraz süre serpiştireceğim ve belirli aralıklarla yayımlayacağım.
 
Konu şu; çok yararlandığım ve keyif aldığım bir oyun terapisi eğitimi aldım. Bu eğitimler sonrasında daha önce çalıştığım okulda, oyunla ilgili yazılar yazmamı istediler. Ben de yazdım; hem de büyük bir keyifle yazdım her birini. Ancak her yazının arasında bir ay var. Ve bu birer ay yazıları gözden geçirmek, içinizde nereye temas edeceğini görmek için beklemek, temas ettiği yerde biraz kalabilmek ve yazılardan süzülenleri deneyime dönüştürebilmek için çok iyi bir zaman ve alan sağlıyor.
 
Bunları yazarken karar verdim:) Yine arayla yayımlayacağım ancak bu defa bir ay ara vermeyeceğim. Her hafta bir tane...
 
Yine daha öncekiler gibi bağlantılar en sonda olacak - tı ki... Bir yazının bağlantısını bulamıyorum bir türlü... Neyse canım, siz de ikisinin linkinden yayımlandığı siteye, Eğitim ve Ötesi'ne ulaşabilirsiniz. Belki benim bulmadığım yazımı da siz bulursunuz, belli mi olur.
 
Haydi bakalım, keyifli okumalar. 1 numaralı yazı az sonra...

Ufak Bişi Diicem - Bu yazılar 2013 yılında, Nisan, Mayıs ve Haziran aylarında yayımlandı... Ya da Haziran'da olması gereken yazı hiç yayımlanmadı ve o yüzden bulamıyorum...

14 Mart 2014 Cuma

Okul, Toplum Bilinci ve Ölüm


Bu yazı, hepimizi derin bir üzüntüye boğan Berkin Elvan'ın toprağa verildiği, 12 Mart 2014 tarihinde, yine Eğitimpedia'da yayımlandı. Bir daha böyle acılar yaşamamak, böyle yazılar yazmamak umuduyla, linki ile birlikte paylaşıyorum..

Berkin Elvan ve onun gibi, bir toplumun uyanmasının simgeleri olan pek çok kaybımız, ölümsüzdür...


Bugün çok uzun zamandır ilk defa nereden başlayacağımı bilmiyorum. Nereden başlarım, nelerden bahsederim, nasıl toplarım hiçbirini bilmiyorum; kafam karışık. Kafam öğrendiklerim, öğrettiklerim, bildiklerim ve/veya bildiğimi sandıklarım yüzünden karışık. Bugün her şeyi baştan düşünüyorum.

Okul ne içindir? Okul bireylerde toplum bilinci, evrensel hak ve özgürlükler, düşünceye saygı, ötekileşmeden ve ötekileştirmeden var olmayı öğrenmek içindir. Eğitim ve öğretim etkinlikleri bu çerçevede şekillenir. Bireycilik, “bireysellik, benmerkezcilik, izolasyon ya da narsisizm” anlamına gelmez; herkesin olduğu gibi var olabilmesi ve “insan” yerine konması anlamında ele alınır. Okulda öğretilen ve öğretilmeye çalışılan her şey bu çerçeveden bakıldığında anlamlıdır.

Peki, okullar bu görevlerini ne kadar üstlenmektedir ya da ne kadarını üstlenebilmektedir? Bir okul, içinde olduğu sisteme karşı görünen ancak o sistemi geliştireceği şüphe götürmeyen bir tavır alabilir mi? Almalı mıdır?

Bundan birkaç hafta önce, öğrencilerimizin yoğunluklu olarak yaşadığı semtlerden olan Cihangir’de internet yasası protestoları dolayısıyla olaylar çıkmıştı. Hemen akabinde okulda çocuklara toplumsal bilinç açısından bir açılım getirelim diye tartıştığımız bir toplantıda; “bunu nasıl yapacağımız çok önemli, çocukların çok içinde oldukları bir süreç var ve şimdilik bu riskli olabilir.” diyerek o konuya girmenin zamanı olmadığının ateşli bir savunucusuydum. Şimdi düşünüyorum da “peki o uygun zaman, ne zaman”?

Bir şeylerin içinden geçiyoruz. Hep savunucusu olduğum o “içinde olduğumuz gerçek yaşama çocuklarımızı dahil etmek”, tam şimdinin görevi gibi geliyor.  14 yaşında bir çocuk, ekmek almaya giderken, ülkesinin insanları gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmaya çalıştıkları, evrensel hak ve özgürlüklerini kullandıklarında susturulmaya çalışıldıkları bir gün, başından vuruluyor. Bu çocuk aylarca yaşama tutunmaya çalışıyor. Dün sabah artık tutunamadığı, kısa süren yaşamı son buluyor ve bildiğimiz dünyadan ayrılıyor. Tüm bunları uzaktaki belli bir mesafeden izlerken, bir anda acının uzaklıkları aştığını ve herkesin yüreğini yakabileceğini öğreniyoruz.

Sınıfta bir öğretmen yaşadığı üzüntüyü ve çocuğun başına gelenleri paylaşıyor. Çocuklar kendi aralarında konuşuyor. Öyle büyük çocuklar değil, 6-7 yaşlarında çocuklar. Biri diyor ki “bu polislerin suçu”; bir diğeri “ama çok gaz varmış, belki görmemişlerdir”; bir başkası “isteyerek olmamıştır” diyor ve sonuncusu da “ama başbakanı nasıl koruyacaklar” diye bitiriyor sohbeti. Öğretmen karışmıyor bu sohbete, sadece dinliyor. Çocuk dünyalarından gördüklerine karışamıyoruz. Sonrasında ise üzerinde düşünüyoruz, bu nasıl okunabilir diye.

Okumalardan biri şu olabilir; “çocuklar klasik olarak suçlu/suçsuz ayrımı yapmaya gitmişler”. Bir başkası şöyle olabilir; “çocuklar suç unsurunu arıyorlar, suça odaklanıyorlar; ancak suç unsuru yok – o zaman mutlaka bir kaza olmalı”. Ya da şöyle diyebiliriz; “sonuncu çocuğun ailesinde neler konuşuluyor Allah aşkına?”. Söyle de denebilir tabi; “ sonuncu çocuğun güce atfettiği şeyler çok önemli ve gücün korunması lazım, sanırım onun için güçlü olmak kıymetli bir şey”. Bunların her biri doğru olabilir; tam anlamıyla ya da sınırlı bir biçimde. Ya da tamamen yanlış olabilir hepsi.

Ben şimdi başka bir okuma yapmaya çalışacağım. İlk çocuk sanırım ölümle ilgili kaygısını dile getiriyor ve buna sebep olanlarla ilgili öfkesini dile getiriyor. İkinci çocuk inanmıyor duyduklarına ve mutlaka başka bir şey olmuştur demeye çalışıyor. Üçüncü çocuğun ise güvenmesi gerektiği söylenmiş kişilerin, hayatı tehdit eden tutumlarını aklının almadığını söylemeye çalışıyor zannımca. Ve sonuncusu da, yok canım mutlaka bir tehdit vardır ve hani önemli ya başbakan onu o tehditten korumak için yapılmış olanlar kötü olamaz herhalde demeye çalışıyordur belki.

O halde tekrar bakalım duruma. Çocuklara yerel ve genel yönetimlerle ilgili, hayat bilgisi dersindeki sınırlı bilginin dışında ne veriyoruz? Okulda meclis ya da sınıf başkanı seçimleri demokrasi bilincinin aşılanması için ne kadar yeterlidir? Bu bir bilinçlendirme midir? Güvenlik nedir? Güvenliğimizi korumakla görevli kişilere nasıl güvenebiliriz? Toplum güvenliği mi, seçilmişlerin güvenliği mi önemlidir? Seçilmişler ne için seçilmiştir? Seçilmişler kimi temsil eder? Güç ne zaman zorbalığa dönüşür? Kişi hak ve özgürlüklerinin korunması öncelikler arasında mıdır? Özgürlük nedir; serbestlik ve başıboşluk mudur? Neyi, ne kadar, ne zaman, nasıl yapacağımızı nasıl öğreniriz? Bir kişinin özgürlükleri, bir toplumun özgürlüklerinin önünde midir? İçinde yaşadığımız topluluğa hizmet etmesini beklediğimiz kişiler bu topluluğa karşı hareket ettiklerinde sessiz mi kalmalıdır? Tüm bunlarla ilgili farklı fikirlere de sahip olsak ortak uygulamalar bulabilir miyiz? Farklı düşüncelerimize karşın birlikte yaşayabilir miyiz? “Biz” dediğimiz zaman bir “onlar” yaratmak zorunda mıyız? “Onlar” diyerek ötekileştirmeden, hep beraber, ortak bir zeminde buluşup “biz” olamaz mıyız? Davranışlar, yetki, sorumluluk ve inisiyatifler nasıl ele alınmalıdır? Davranışlarımızın sorumluluğu kime aittir? Bu sorumluluğu üstlenmek ve bununla yaşayabilmek de bir özgürlük değil midir?

Bu ve benzeri binlerce soru olabilir. Bir çocuğun bir ülkeyi acıya boğarak ölmesi; onlarca gencin demokratik ve insanca haklarını savunurken ölmesi, sakat kalması; bir halkı temsil eden anayasal bir grubu düşünceleri bizimkine hiç benzemiyor diye sürekli dışarıda tutmak ve hem o halka hem de temsilcilerine kötü muamele etmek; bir futbol takımının hem temsil ettiği değerler hem de atletik başarısı yüzünden yaşamsal tehdit altında olması; ve yine sayamadığım pek çok durum, yukarıdaki soruların okul sistemleri içinde tartışılmaması ve yerini bulmaması kaynaklı bir körlükle ortaya çıkar.

Bugün Berkin Elvan toprağa veriliyor. Ardında acılar içinde bir anne baba, aynı acıyı daha önce yaşamış ebeveynlerin tazelenmiş yaraları, bir toplumun sızlayan vicdanı ve kanayan kalbini bırakıyor. Ve biz okullarda susuyoruz. Çünkü çocuklar bunu anlamazlar, bu onlar için çok korkutucu diyoruz. Galiba aslında kendimiz içinden çıkamıyoruz ve “bilmiyorum, ben de korkuyorum” diyememek yüzünden de konuşmamak en akıllıca olan gibi görünüyor.

Okullar ne içindir? Okul toplumun bir aynası ve prova yeri ise, neden toplumsal yaşamın gerekliliklerini konuşmak için bekliyoruz? Neden içinde yaşadığımız sosyolojik, antropolojik, psikolojik, etik ve demokratik koşulları yaşı kaç olursa olsun çocuklarla konuşmuyoruz? Siyasallaşmaktan mı korkuyoruz yoksa içinden çıkamayıp gücümüzü kaybetmekten mi? Bunu çok küçük yaşlardan itibaren konuşmazsak, bu bilinci çocuklara aktarmayı nasıl düşünebiliriz? Onları da evrensel hak ve özgürlükleri bilen, buna saygı duyan, toplumsal bilince sahip olan bireyler olarak yetiştirmemiz nasıl düşünülebilir?

Şimdi bildiklerimi ve bildiğimi sandıklarımı yeniden düşünüyorum. Kendi içimde bir karmaşa var ve ben durulmasını bekliyorum. “Eğitimi yeniden düşünmek” dediğimiz zaman, yukarıdaki her şeyi bir daha düşünmemizin zamanının çoktan gelip geçtiğini hissediyorum.

Şimdi değilse ne zaman? 


Beyhan ÖZPAR

“İnsan”


http://www.egitimpedia.com/bakis-acisi/okul-toplum-bilinci-ve-olum