Akıl Fikir Fabrikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Akıl Fikir Fabrikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2016 Pazar

“Kevin Hakkında Konuşmalıyız”: Sıradışı, Acayip Bir Film

Kuşaklararası Yansıtmalar ve Sosyo-Kültürel Etkilerin arasında kalan “Kötü Çocuklara” İlişkin Bazı Düşünceler...
Rossella Valdre / Çeviren: Beyhan ÖZPAR

Giriş

Bazı çocuklarda doğuştan agresyon denilen, özellikle ‘tiranik formda agresyon’ olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da görünenin dışında, bazı anne-çocuk ilişkilerinin “ölümü doğrudan onaylayan” bilinçdışı bir ölüm ve nefret iletişimine neden olduğunu iddia edebilir miyiz (Meotti, 1997)?  Ve sosyo-kültürel faktörleri ergen bir katilin değerlendirilmesinde ne boyutta bir rolü vardır?
Bu sorular, İskoç yönetmen Lynne Ramsey’in rahatsız edici ve bana göre dokunaklı olan, Lionel Shriver’in aynı adlı romanından uyarlanan “Kevin Hakkında Konuşmalıyız”(2011) filmi sonrasında ortaya çıkan sorular...   Film, Lionel Shriver’ın en başarılı ve pek çok dile çevrilmiş olan romanına, protagonist Eva’nın (filmde Tilda Swinton tarafından canlandırılan) kocası Franklin’e yazdığı hayali mektuplar halinde bölümlenmiş yapısının, Eva’nın protagonist ve anlatıcı olduğu bir hikâyeye dönüştürülmesi gibi merkezi bir değişim dışında büyük ölçüde sadık kalmıştır. Film Eva’nın oğlu Kevin’ı hapishanede ziyaret etmesi ile başlar, sayısız ileri geri hareketler ve flash-backler ile hikâye devam eder.

Hikâye planı basittir: Kevin (6-8 yaşları arası üç oyuncu tarafından, ergenliği ise Ezra Miller tarafından canlandırılan) Birleşik Devletler’e göç etmiş parlak bir Ermeni olan Eva Khatchadourian ile Amerikalı Franklin (John C. Riley) arasındaki evlilikten doğar. Ebeveynleri tarafından en azından bilinç düzeyinde istenen çocuk olan Kevin, fazlasıyla zor, reddedici, son derece karmaşık ve özellikle annesine karşı şiddet doludur. Sonrasında, henüz 16 yaşındayken okul arkadaşlarına ve hayatındaki önemli figürlere okulun spor salonunda bir katliam ile sonuçlanacak şekilde saldırır; 9 arkadaşının yanı sıra kardeşini ve babasını da öldürür.

Hüküm giyer ve önce çocuk ardından yetişkin hapishanesinde hapsedilir. Kevin sadece annesinin ziyaretini kabul eder; bu görüşmeler acı verici ve kederli geçer, bu da protagonistin anılarını yeniden yapılandırmasını ve hikâyenin protagonistin sesinden ve anılarından ortaya çıkmasına neden olur.

İlk bakışta göze çarpan şey, kitabın son derece sıra dışı ve acayip içeriğinin (New York Times tarafından ürkütücü derecede dürüst olarak tanımlanan) bir annenin koşulsuz sevgisi, çocukların doğal iyiliği ya da en azından hoşluğu, agresif ya da kural tanımaz olsalar da doğuştan gelen güzellikleri gibi sıradan sinema klişelerini altüst etmiş oluşudur. Kevin klişenin aksine küçük bir çocuk olduğundan beri hırçın, şefkat duygusu göstermeyen memnuniyetsiz bir çocuktur; akıl almaz derecede kötü ve muhaliftir, sanki çocuk yüzünü  bir çeşit ‘kötülüğün erken gelişmiş maskesine’ dönüştürmüş kötü bir ruh tarafından ele geçirilmiş, neredeyse bakmanın fazlasıyla katlanılmaz olduğu yüz ekşitmeler ve surat ifadeleri ile bozulmuştur.

İzleyici, büyük bir hasar ve kayıpla gelen yalnızlık ve sürgün edilmenin toplum tarafından kendisine dayatıldığı, reddedilmiş bir anneliği deneyimleyen Eva’nın bakış açısı ile empati kurması için yönlendirilir. Burada,  filmlerde çocuğa karşı bağlanan sıradan duygusal kayıtlar dâhiyane bir şekilde tersine döner ve tekrar gözden geçirilir. “Kevin Hakkında Konuşmalıyız” izleyiciler ve psikanalistler olarak bizi gelecekte ergen katiller olan  ‘kötü çocuklar’ hakkında, ön yargısız ve hiçbir şeyi kesin olarak ele almadan konuşmaya odaklar.

Hem filmi hem de kitabı birlikte ele aldığım bu çalışmada, filmin bende uyandırdığı bazı fikirleri dört açıdan değerlendirerek yansıtmaya çalışacağım: kısa ve mutlaka tamamlanmamış bir psikanalitik ek içinde agresyon, travmanın kuşaklararası bilinçdışı aktarımı, son katliam (Perşembe), anneliğin idealizasyonu ve ambivalansın  inkârında modern kültürün rolü.

Kevin’in Dönemleri: Gerçek Bir ‘Kötü’ Hakkında Konuşabilir miyiz?

Kitapta Eva’nın “Kevin iki hafta geç geldi”, diyen sözlerini okuruz, “o karşılaştığım en meraksız çocuktu. Kimseyi görmüyordum ve nadiren dışarı çıkıyordum; çünkü Kevin’in kudurmaları dışarıda toplumsal olarak kabul görmüyordu”(s. 112). “Kevin’ın sessizliği, zulmedici bir niteliğe sahipti (....), hareketsizdi ... oyun oynamıyordu.”(s. 115). Küçük Kevin öfkeli bir şekilde her şeye muhaliftir; televizyonu, her türlü oyunu her türlü yemeği reddeder. (‘Kevin, kurabiye ister misin?’ ‘Kurabiyelerden nefret ederim.’). Eva’nın düşmanlıkla dolmak içinmiş gibi algıladığı sonu olmayan sessizliklere çekilir Kevin ve Eva’nın adını söylemeyi reddeder. (‘Kevin, ‘anne’ der misin?. . .beklenen cevap  ‘hayır’dır). Kevin ebeveynlerinin mahrem anlarını bozan, yürüyüşleri bölen ve dışarıya çıkmayı imkansızlaştıran, bakıcılarının kaçmasına neden olan,  suskunluk (çocuk doktoru sonradan vazgeçilmiş bir hipotez olarak onun otistik olduğunu düşünmesine neden olan) ve görünürde bir gerekçesi olmayan sonu gelmeyen ağlamalar ve bağırmalar (nyeeeeee, nyeeeeee, nyeeeeeeeee......)  arasında gidip gelir.

Restoranlarda çocuk Kevin, diğer çocukların sandalyelerini parçalar, yemeklerini daha tadına bile bakmadan ellerinin arasında ezerek ürkütücü kırmızı pürelere çevirir (kırmızı rengin film boyunca sıklıkla sembolik bir şekilde ortaya çıktığını hatırlamak gerekir). Okula başladığında öğretmenler onun diğer çocuklara karşı endişe verici agresif davranışları hakkında toplantılar düzenler. Kevin evde hiçbir şeye ilgi göstermez, Eva’nın onu yönlendirmek için yaptığı tüm girişimler hüsranla sonuçlanır; Eva için değerli olan şeylere zarar verir ve her teklif ya da talebe boş bir ‘Hayır, bundan hoşlanmadım, değiştir’ ile cevap verir.

Kevin’in gelişimi “nefrete sadakat” diyebileceğim inatçı bir tutarlılıkla ilerler. Neredeyse sanki Kevin’in bir an bile vazgeçmeyeceği ve onu finaldeki katliama sürükleyen içsel olarak yıkıcı bir projesi varmış gibidir. Çocuğun tiksindiriciliğe karşı aşağılayıcı yüz ekşitmelerini (filmlerde çok ender karşımıza çıkan aşırı memnuniyetsiz çocuklardan birini hatırlayın), sekiz yaşında boş bakışları (annesi romanda ‘Kevin benim için, tam bir muamma olmaya devam ediyor.’ Demektedir.) ardından da izleyicinin bir felaketin an meselesi olduğunu hissetmesine neden olan ergen olarak etrafında olup biteni küçümseyerek izliyormuş gibi soğuk ve gizemli görünüşü takip eder. Gerilim filmin başından beri çok yüksektir (film Eva’nın her şeyin kanla kaplandığını gördüğü bir kabusla açılır); izleyiciler bu tür bir nefret ikliminde çok uzun hayatta kalınamayacağını, bir şeylerin olacağını bilir.

Eva kendine sorar “Bebeklerin daha sıfır saatinde duyguları var mıdır?” Ben olduğuna inanıyorum.”

Burada agresyona ilişkin geniş psikanalitik teorilerde yer alan detaylara girmeyeceğim; onun yerine Freud’un ilk olarak agresyonu içgüdüsel bir dürtü (Freud 1905) ve ardından bunun otonom bir ölüm dürtüsü olarak kendini ortaya koyduğunu, özünde doğuştan ve azaltılamaz bir içgüdü olarak ele aldığını kısaca kendime hatırlatacağım (1920). Uygarlığın Huzursuzluğu kitabında Freud karamsarlıkla sonlandırırken en ufak şüphesi yoktur: “İnsan nazik, sevgi arzulayan, eğer saldırıya uğrarsa basitçe kendini koruyan dost canlısı bir yaratık değildir; onun yerine doğuştan getirdiği içgüdülerinin bir parçası olarak,  agresyona ilişkin güçlü bir arzusu olduğu hesaba katılmalıdır.“(s. 24).

Akabinde, Melanie Klein (1957), Freud’un açtığı yolu takip ederek çocuğun psişik gelişiminde bir yandan erken süperego formasyonuna katkı sağlayan, diğer taraftan dışarıdan yönlendirilen ilkel sadistik dürtülere gönderme yaparken haklı görünmektedir; bu ilkel sadistik dürtüler, engellenme ve çevresel eksikliklerden kaynaklanabilecek olan ancak özünde bağımsız ve doğuştan olan gerçek bir öz yıkıcılığı şekillendirir.

Bilindiği gibi birbirini takip eden gelişimler çevrenin ve annesel empati yoksunluğunun rolünü adım adım öncelikli hale getirir (Winnicott 1971; Kohut 1971,1977; Bion 1962), ardıl psişik yapıların şekillenmesinde ilk aynalama ilişkilerindeki başarısızlık görülür (Ferruta, 2010). Bebek araştırmaları alanında saldırganlığın (agresifliğin) kendi içinde otonom olarak sonlanmayan ve onun yerine saldırganlığın geri çekilme ve karşıt olma (her ikisi de Kevin’da mevcuttur) yoluyla güçlüklerle yüzleşebilme işlevleri de olan karmaşık bir sistem içine yerleştiren Lichtenberg’in (1989) orjinal konumuna dikkat çekmek isterim. Bu aynı zamanda Bergeret’in teorileştirmesindeki; “temel” ve her insanda yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olarak tanımladığı doğal gerçek bir şiddeti ayrımlaştırmasındaki durumdur. Yaşam içgüdüsünün ve kendini korumanın içsel bir parçası olan gerçek şiddetin, saldırganlığın içinde kendini gösteren sadizm ve nefret gibi erotize edilmiş parçaları ile hiç ilgisi yoktur.

Özetle, bugün rolü boşaltılan otonom bir saldırgan içgüdünün ve ölüm dürtüsünün varlığı pek çok yazar tarafından, saldırganlığın bakım verenin etkisinin yetersizliğine karşı uyum sağlamayı kolaylaştırıcı bir tepki olduğu şeklinde yeniden düşünülmüştür. Ancak, her birimizin doğa ve çevre arasındaki karmaşık, özel ve tamamıyla kişisel etkileşimden meydana geldiğimize inanıyorum; biri ya da diğeri bazen gizemli bir şekilde daha baskın olabilir.

Kevin’in annesinin kendisiyle bir çocuk olarak ilgilenmesine izin verdiği bir kaç günlük hastalığında çocuk,  tek bir tutku ve tek bir arzu nesnesi şekillendirir: Robin Hood ve en çok sevdiği etkinliğe dönüşen okçuluk. Bu zenginden alıp fakire veren bir anti-kahraman ile özdeşleşme midir? Ok, içeri girerek öldüren ve narsisistik bir kırılganlığı telafi eden tüm güçlü bir fallusun sembolü müdür? Bu yoksul/zavallı olan ile ya da ödünlemeye ihtiyaç duyanla özdeşleşme midir? Bu biricik oyun örneği bile, bir ölüm enstrümanına dönüşecektir; Kevin katliamı bir yay ile gerçekleştirerek neredeyse kendi içinde iyi bir nesne taşımasının imkânsızlığını ifade edip, onun yerine her şeyin yıkıma hizmet ettiğini gösterir gibidir.

Görünen o ki Kevin’ın birincil çevresi anlamlı olabilecek bir engellenme ya da yoksunlukla işaretlenmemiştir. Hatta modern bir aile ortamı sunulmaktadır: bir arada görünen, iyi durumda ve eğitimli bir çift, kaçınılmaz ikilemler ve anneliğe ilişkin korkuları (‘bir çocuk sahibi olmaktan dehşet duyuyordum.’ diye anlatır Eva, acı dolu sonradan[1] yeniden yapılandırmasında) saymazsak istenen bir ilk çocuk. Eva ve Kevin arasında arabulucu olmaya çalışan, ancak oğlunun yaptığı her şiddet eylemine bir bahane bulup onu ‘affeden’ ılımlı bir baba görürüz. Burada, babanın ‘üçüncü’ olma ve ikili anne-çocuk ilişkisini ayırma rolünü yerine getirmediğini görürüz. Ancak bu ciddi bir travma olduğunu göstermez. O zaman eğer bir travma varsa, bu ne çeşit bir travmadır?

Bilinçdışının Kuşaklararası Aktarımı: Eva’dan Kevin’a

Böylece ‘Kevin Hakkında Konuşmalıyız’ ile ilgili düşüncelerimin kalbine geldik. Kaes (1993) kuşakların arasında; “bir gereklilik ya da yerinden edilemeyen psişik bir zorunluluğun etkisi altındaymış gibi tanımlanabilecek aktarılmaya itilen bir çeşit fenomen... Aktarım/aktarılan görülme ihtiyacındadır ve asıl öznenin içinde tutulamaz ve korunamaz.” bir psişik yaşamın var olduğunu yazar. Bu bilinçdışı aktarım, “aktarım sadece kayıp/eksik olandan değil, aynı zamanda meydana gelmemiş  olandan, temsil edilende ve açıklamalarda mevcut olmayandan da düzenlenmeye başlanan” olumsuz karakteri ile tanımlanır ve psişe, “kapsüle edilmiş, birleştirilmiş ve cansız” kalmaya zorlanan “dönüştürülemeyen nesneleri” aktarır (s.. 23–29). Faimberg ve Kaes’in (1993) klasik çalışmalarının ardından konu hakkında diğer kıymetli detayları da okuruz (Odgen 1997; Herzog 1991, 2004, 2005; Bohleber,2007).

Ancak kuşaklararası bilinçdışı aktarım bizi neden ilgilendirir? Eva ve Kevin arasındaki anne çocuk ilişkisi gebelikteki ilk bilinçdışı fantezilerde ya da belki daha öncesinde mi şekillenmiştir? Burada Eva’nın hikâyesine bakmak için bir adım geri gitmeliyiz (Franklin hakkında ise daha az bilgimiz vardır). Eva bir Ermeni göçmendir ve onun mükemmel dâhil olmuş görüntüsünün altında, kendini bir şekilde farklı, yabancı ve evsiz hissedişi hiç sonlanmaz. Gerçek bir Amerikalı ile evliliğine (‘Bir Amerikalı ile evlendim.’), Birleşik Devletler’e gelmesine gıpta edildiğine vurgu yapar, ancak bunlar bir şekilde yalnızlık ve farklı olma duygularının yarattığı boşluğu doldurmaya yetmez ve katliamdan sonra kötü anne, dışlanmış ve topluluk tarafından reddedilen biri olmasıyla onaylanmaya duyduğu ihtiyaç tekrar ortaya çıkar. Filmde ve detaylı olarak kitapta, Eva’nın diğer komşularından ve etrafındakilerden kültürel zevkleri ve alışkanlıkları (Franklin onu ‘radikal çıtır’, tipik bir Avrupalı olarak adlandırır ve onun kırmızı şarap aşkına ya da banliyö yerine Tribeca’yı tercih etmesine katlanamaz), tarzı ve dünyayı algılayışı bakımından farklı olduğunu hissederiz. Bu yabancılaşma duygusu çiftin, Kevin’ın doğumundan sonra Manhattan ‘dan banliyöye taşınma kararı aldıklarında artar; bu karar daha sonra göreceğimiz üzere, Franklin’in ısrarlarına rağmen Eva’nın iyi bir ailenin nerede ve nasıl yaşayacağına dair konformist Amerikan alışkanlıklarına ulaşmak için duyduğu arzu ve topluluğa daha fazla ait hissedebilmek için taşıdığı ancak kendi ihtiyaçlarını da engellediği bir umuda ulaşmak için alınır.

Eva sadece bir ‘göçmen’ değildir, kendi babası da dâhil arkadaşlarının ve kendi milliyetinden olan bir buçuk milyon Ermeni’nin Türkler tarafından öldürüldüğü savaşta evini terk etmek üzere zorlanmıştır. Eva kendi içinde de bir katliam, bir kan banyosu taşır: tıpkı Kevin’ın gerçekleştireceği gibi. Herzog (2005): “Bir çocuğun zihni ebeveynlerinin gerçeğini ve neye karşı savaşmaları gerektiğini yansıtır şekilde gelişir. Sindirilmeden ve dönüştürülmeden kalanlar, sıklıkla yeni bir eyleme döküşün doğurgan malzemesi haline gelir.” diye yazar. Dahası, “travmanın aktarılması ve acı veren travma benliğin (self) yapısını zayıflatır, saldırganlığı düzenleme kapasitesini bozar ve çocuğun rol oynayabileceği şeyler haline gelir.” der. Herzog şunu da ekler: “eski bir deyiş şöyle der, bir kişi ancak bir çocuğun mutsuz olduğu kadar mutlu olabilir.” (s. 538–561).

Arjantinli ve Alman yazarlardan başka pek çok yazar da, hayatta kalanın yas tutmasını imkânsız hale getiren soykırım ve felaketler gibi ciddi kolektif travmalar ile bu travmalara ait zihinde bölünmüş ve sessiz şekilde kalan, günlük yaşamda eyleme döküldüğünde ya da analizde ortaya çıkabilecek, bütünlükten uzak, temel parçaları birbirini izleyen kuşaklara bilinçdışı aktarımı (Bleger, 1962) arasındaki ilişki hakkında çalışmalar yazmıştır. Bohleber, gelecek kuşakların daha önce gerçekleşememiş yası detaylandırmasını ve sonradan da olsa üzerinde çalışmasını gerektiren “geçmişin kolonileşmesi” hakkında konuşur (Bohleber, 2007); Kevin’ın katliamından sonra Eva’nın, kendi içinde ve Kevin ile, Franklin’e yazdığı hayali mektuplar vasıtasıyla (filmde flash-backler yoluyla) bu çalışmayı ortaya koyduğunu görürüz.

Ermeni Katliamı, “20 yy da travmatik olarak ayırt edici olan, insanların maruz kaldığı ve acı çektiği yok edici ve uç deneyimlerden” (Bohleber, 2007, s. 330)  biri olarak görülebilir. Bu iletimin sonuçlarının pek çok faktöre bağlı olduğu kesinlikle varsayılabilir, ancak travmanın yoğunluğu ile alıcı nesne olarak ben’in gücü ve olgunluk düzeyi bunların başındadır. Yani kendimizi habis bir döngünün içinde buluruz; travma zayıf bir “ben”de daha fazla olur, ancak bu öylesine bilinçdışı bir iletimdir ki benlik (self) yapılanmasını bozar ve agresyonun dönüştürülmesini ya da oyunu kullanmayı etkisiz hale getirir. Gerçekte Kevin,  bir çocuk olarak hiç oyun oynayamamaktadır, şiddet göstermediği zamanlarda kayıtısız/duygusuz kalır. Seneler boyunca cinayet işleme fantezisi kurduğunda, diğerlerini incittiğinde (çocuklar ve kız kardeşi gibi), insanları küçük düşürdüğünde (kendisini baştan çıkardığı gerekçesiyle itham ettiği öğretmeni gibi) ve eşyalara zarar verdiğinde (Eva’nın çalışması gibi) etkinleşen ve enerji dolan bir ergene dönüşür. Ona hayat ve heyecan veren tek şey zalimlik gibi görünmektedir.

Bu noktada Ogden’in (1997) sapkın kişinin ilk sahneyi içinde, steril ve ölü olarak bilinçdışında taşıyan bir özne olduğu, bunun da kişinin kaçınılmaz olarak yaşamsız ve “kaybedecek bir şey yok”  olarak hissetmesine dönüştüğü şeklindeki hipotezini aydınlatıcı buluyorum: yaşama dönmesinin tek yolu, şiddetin ve sapkınlığın heyecanıdır. Francesconi (2009) ile birlikte ele alındığında bu bilinçdışı yapılanmanın bir ergenin katil olmasını anlamamıza yardımcı olabileceğine inanıyorum. Ogden’de şunu okuruz:

“Bu tip sapkın bir bireyde bir çeşit içsel ölülük, var olmakla ilgili bir eksiklik deneyimlenir; aynı anda da, yaşamın sadece anne babanın birleşmesinde (cinsel ya da cinsel olmayan) bulunduğu ve yaşamı ‘elde etmenin’ tek yolunun, dışlandığı ve yaşamsız bırakıldığı bu birleşmenin (yaşamın kaynağı) içine girmek olduğu şeklinde son derece sağlamca basitleştirilmiş savunmacı fanteziler geliştirirler….  Bireyler, ebeveynsel birleşmenin (kelimenin en geniş anlamıyla) boş bir etkinlik olduğunu düşlemler/deneyimler ve ilk sahnenin yaşamsızlığının da kendi içsel ölülüklerinin kaynağı olduğunu hayal ederler.  Burada tartışılan türden bir sapkında karakteristik olan, hissedilen boşluğun zorlantılı erotize edilişidir… Bu erotizasyon ile ortaya çıkan coşku kişinin insansı canlılığının ikamesi olarak kullanılır. (Ogden, 1997, s. 99–100).

Gelecekteki katil ergen sadece “ateşe yakın uçtuğunda”, tehlikeye yol açtığında ve kendisini riskli durumlara soktuğunda, yani “bireyin psikolojik yaşamı bir şekilde zaten kayıp (hatta daha çok hiç olmamış) olduğu için” kaybedecek bir şeyi olmadığını hissettiğinde canlı hisseder. Ve işte “ ölü olarak deneyimlenen ilk sahneden yaşamı çıkarmanın sonsuz ve faydasız bir çabası” karşımızdadır (s. 100). Kevin ve Eva arasındaki yoğun ve ilkel ilişkide, karmaşık pek çok faktör rol oynar: bir katliamdan çıkmış ve onu yaşamış bir bireyin, kuşaklararası bilinçdışı travması bebekte bilinçdışı verimsiz birincil ölüm sahnesi fantezisini yaratır.  Franklin’in de anne çocuk ikilisinin arasına girerek çocuğun kendini ayırmasına olanak veren, gelişimin belli bir noktasında “üçüncü” olabilmesindeki etkisizliğiyle,  zayıf bir baba olarak rolünü vurgulamak önemlidir. Kevin ile bu ayrışma sadece olmuş görünmektedir. Franklin’in sevecen ve müşfik bir baba olduğu kesindir ancak Kevin’ın agresifliğiyle her zaman bir mazeret bularak, inceden gizli bir anlaşma içindedir. Franklin Eva’ya bağlıdır, aynı zamanda onun kültürel olarak çok farklı, çok öteki gördüğümüz kişiliğine ve geçmişine karşı düşmancadır. Aslında Kevin’a daha sonra silahı olan yay ve okları, Franklin’in Kevin’in agresyonunu kapsamaktaki beceriksizliğini temsil eder şekilde, oğluna “agresyonu” veren, hayatının geri kalanı boyunca eline koyan da Franklin’dir. Meottis’ler (1997) anneyi 'ölüm'ü –hem fiziksel hem de ruhsal anlamda ölümü- doğrudan çocuğunun içine koymasına zorlayabilen, agresyonu ikili ilişkinin dışına, bir üçüncüye aktarmanın olanaksızlığından bahseder.

Travma ruhsal yaşamda kendini tekrar etmekle yazgılıdır: Eva anne babasının arasında hiç sevgi görmemesine (‘Annemin babamı öptüğünü hiç görmedim. Görmeyi dilerdim.’) rağmen ve Kevin’in doğumuyla sonlanan cinsel birleşmesi sırasında bir tehlike duygusuna kapılır (Farnklin’e ‘dikkatli ol, tehlikeli olabilir’ der). Nihayetinde Eva bir kız çocuğunu sevebilir, bu birkaç yıl sonra Celia ile tatmin olan arzusudur. Sanki “Biz, bizden önce gelen başkalarının arzularından oluşuruz ”dur (Kaes, 1993). Kevin, filmde merkezi olarak genç Kevin’ın “bir şeye alışmış olman ondan hoşlandığın anlamına gelmez, sen bana alıştın” sözleri ile vurgulanan çatışmalı ve hayal kırıklığı yaşatan bir annesel arzu ile karşılaşır. Kevin’ın doğumundan sonra kısa süreli yaşadığı doğum sonrası depresyonu (kitapta filme göre daha iyi anlatılmıştır), acıyı ve ambivalansı[2] ifade etmek için ne çevre ne de çift tarafından toparlanmıştır, sonuçta bir girişimin semptomatik ifadesine dönüşmüştür. 

Katliam  (Perşembe)

Katliam tüm detayları ile ve büyük bir özenle hazırlanmıştır. Celia (daha önceki bir saldırısında ciddi bir şekilde gözünden yaraladığı) ve babasının icabına baktıktan sonra, Kevin yayı ile silahlanarak, okulun spor salonunda dokuz okul arkadaşını öldürmüştür. “Bir Katliam Sahnesi” diye yazar gazeteler ve toplumun tüm üyeleri ve belki de tüm ülkenin düşünceleri Denver’daki Columbine katliamına döner.  Celia’nın öldürülmesi sürpriz değildir: kardeş rekabetinin üstünde ve ötesinde, Kevin anaokulundan itibaren tüm çocuklardan nefret etmiştir, lisede de tüm okul arkadaşlarından nefret etmektedir. Seçtiği dokuz çocuğun ortak özellikleri var gibi görünür: bir çeşit kusurlarının olması ya da bir şekilde mükemmel olmamalarına rağmen her biri herhangi bir erdeminden ötürü okuldan ödül almışlardır. Bir hapishane görüşmesinde Kevin Eva’ya ‘Onlardan hoşlanmıyordum’ der iğrenerek, ‘Sinirlerime dokunuyorlardı’. ‘Sen kimseden hoşlanmazsın’ olur Eva’nın yanıtı (s. 240).

Kevin, babası, Celia ve okul arkadaşlarından kurtularak kimi, neyi öldürür? Benliğin en zayıf halkası, kusurlu ve eksik olarak hissedilir ve diğerlerine yansıtılır; böylece tahammül edilmez ölçüde kusurlu olana dönüşen ötekiler ortadan kaldırılırsa, kendi eksiklerini ve mükemmel olmayışını da ortadan kaldırdığı şeklinde kendini avutabilir mi?  Annesi ile özel ilişkisinde, diğer tüm çocuklar, kardeşi, babası gibi küçümsenen ve haset edilen nesneler olan,  muhtemel rakiplerinden kurtulma girişiminde mi bulunmuştur? Aynı zamanda Kevin, Ogden’in bahsettiği, telafi edilemeyecek şekilde kayıp olarak hissedilen bir çeşit canlılık ilüzyonunun,  erotize edilmiş tatminini aramaktadır.  Bana göre  Kevin, olağanüstü düzeydeki boşluk duygusunun farkındaydı (‘Ne kişiliği?’ diye cevap verir, onun kişiliğinden bahseden Eva’ya).  

Hapishane ziyaretlerinin son sahnelerinde Eva tekrar, ikaz eden sadistik olayların sayısız anısına döner:  diğer çocuklara karşı ciddi saldırıları, nesneleri tahrip edişi, oyun oynamayı reddedişi, muhalif kayıtsızlığı, Celia’nın gözüne verdiği zarar, öğretmenine verdiği hasar…. Sanki katliam tamamen öngörülebilir ve kaçınılmazdır.
​​
Böylece katliamın derin dinamikleriyle beraber, taşıdığı ciddi narsisistik kırılganlıklarını telafi eden büyüklenmeci benliğin zaferini görürüz (Kevin şunu der gibidir: Ben kusurlu ve zayıf bir benliğe sahip değilim, elimde güçlü-yay-fallusumu tutuyorum.). Ancak bu –bana göre önemli bir nokta olan- , annesine sadece tümüyle kendisinin sahip olmasına olan mutlak ihtiyacıyla birleşir. Anne ve çocuk sonuçta yalnız kalır,  dünya sahnesinde ikisi de yalnızdır, her ikisi de sırları ve kopmaz bağlarının tutsağıdır - hapishane ziyaretlerinin son sahneleri, gerçeğe yol almalarının olasılığının nihayet başladığını kuvvetli bir biçimde çağrıştır. Kevin sonunda en çok  istediğine, annesine ulaşır.

‘Narsisistik kırılganlık’ olarak anılan öznenin belli bir formdaki nesneye ihtiyaç duyduğuna ilişkin ilginç bir çalışmada Kapsambelis (2011),  öznenin ihtiyaç duyduğu kötü nesne, aynı zamanda belli özellikleri ve zenginlikleri elinde tutan bir nesne olarak değerlendirir; nesne iyi niteliklerini kaybetmemiştir, ancak özneyi reddetmiştir. Böylece, böylesine bir nesneyle karşılaşınca özne kıskanç ve öfkeli bir tutum sergiler, genelde bir nesnenin bu şekilde düşünülmesi tutulmamış bir söz olduğunun duygusuna dayanır (s. 1107).

Öfke, kıskançlık ve intikam ihtiyacı daha sonra nesnenin reddedildiği, nesnenin kötü oluşunu onaylayan habis bir döngü oluşturur. Ancak derindeki ihtiyaç, “onarım” ihtiyacıdır.

Filmde, sessiz ziyaretlerin akabinde geçekleşen birlikte olma ve samimi bir anlama girişiminin olduğu son ziyarette Eva ve Kevin arasındaki nihai diyalog, sonuç bölümünde de göreceğimiz gibi Kevin’da, Eva’da ve ikisinin ilişkisinde,  bu onarım olasılığının bir işaretini verir.

Modern Kültürde Anneliğin İdealizasyonu ve Ambivalansın Yadsınması

Sonuçta, kendimize kültürün rolü nedir, sosyal etkiler ne kadar hesaba katılmalıdır ve bunların etkisi nedir diye sormalıyız. Pek çok ergen gibi, Kevin da belli bir imaj tapınmasının (“nasıl görünüyorsan öylesindir” bunlardan biridir) kurbanıdır ve bu tip bir kültürel güdü “mükemmel olmayanın katliamı”na katkı sağlayabilir.

Annelik üzerindeki sosyo kültürel baskılar kitapta da filmde de açığa çıkar. Fransız düşünür Elisabeth Badinter’ın (2010) yazdığı gibi, batılı toplumlarda en azından son yirmi senedir kadının rolünde, sanki kadın bir çeşit paradoksal gereksinimin içinde kilitlenmekle yükümlüymüş gibi temel bir gerileme görürüz: bir yanda tüm alanlarda (hem işte hem de hayatının diğer alanlarında) kendini gerçekleştirmek, diğer yanda mükemmel bir anne olmak… Badinter buna ilişkin geçerli bir okuma sunar: tek çocuğun sayıca üstünlüğü, sıklıkla yaşamın ilerleyen yıllarında sahip olunması, anneliği öne çıkarması, sanki arzulanan çocuk olmamıştır – seçilmiştir. Bu seçim bir paradoksa işaret eder, kadın doğurmayı seçtiği çocuğa karşı daha fazla görevi olduğunu bilinçdışı olarak hisseder, şöyle der gibidir: seçtiğime göre, şimdi başarısız olamam, kusurlu/eksik olamam. Seçim kendini gerçekleştirme projesinin bir parçasıdır ve her gebelikte, her doğumda var olan bir fizyolojik ambivalansın inkârı olarak sonuçlanan bunaltıcı bir sorumluluk verir. Bu “hayali aura” (s. 16)  ile örtülü olarak, medya ve toplumun talepleri ile bombalanan annelik, bir kadın için kendini cezalandırma ve kendine saldırmak şeklinde acı dolu bir deneyime dönüşür.  Gerçekten de Eva, Tribeca’daki sevgili dairesinden nefret ettiği bir eve (‘Bu evden nefret ettim.’), kendisini farklı ve düşmanca hissettiği bir sosyal topluluğa taşınmak için vazgeçmiş ancak bunu “çocuğun iyiliği için” kabul etmiştir. Çocuğa karşı ambivalans bu erken dönem işaretleri kocası, doktorlar ve toplumun belirgin ihtilafından oluşan birlik tarafından çoğunlukla inkâr edilmiştir. Anneliğin idealizasyonunun diğer tarafında bun benzer bir çocuğun idealizasyonu olduğunu düşünüyorum: mükemmel anne, kendisi de mükemmel olan ‘tahminen iyi’ çocuğa uygun olmalıdır. İnsan hayatındaki her duygunun ambivalansının inkârı için her türlü çabayı gerçekleştiren modern kültürde, Eva ve Kevin da anne-çocuk ilişkisinin kendisini içinde bulacağı karşılıklı tuzağın sembollerini temsil eder.  “Anneye özgü olanın yücelmesinin kutlanması” (Badinter, s. 52) – ve bebeğe özgü olanı yüceltmeyi de ekleyebilirim – sıklıkla post modern adam ve kadınları, çoğunluğunu bu idealizasyona uymaya çalışan kadınların oluşturduğu ve kendi içsel dünyalarının karmaşıklığı ile iç içe geçen, suçluluk ve yetersizlik duygularını azdıran kolektifin baskılayıcı talepleriyle karşılaşmalarında yalnız bırakır.

Winnicott, analistin kendi duygularının sahiciliğinin ve bazen hastalarına karşı hissedebilecekleri nefretin farkında olmasına ilişkin ihtiyacı akıllıca vurgular (1949);  aynı şekilde bir anne de “ hiçbir şey yapmadan bebeğinden nefret etmeyi tolere edebilmelidir…  Anne ile ilgili en dikkat çekici şey, onun bebeği tarafından incitilmesi ve bundan ne kadar nefret etse de bunu çocuğa ödetmeme ve nihayetinde gelebilecek ya da gelmeyecek ödüller için bekleyebilme becerisidir” (s. 73). Bazı hastalarla gerçekten de çocuğunun doğmasını bekleyen ya da yeni doğan çocuğunun karşısındaki bir anne durumunda kalırız ve bu anne “bebeği ondan nefret etmeden önce ondan nefret eden ve bebeği, annesinin kendisinden nefret ettiğini bilmeyen” annedir (s. 72). Bazı psikotik hastalarla olduğu gibi, Kevin da annesinin “nesnel nefretini” duyma ihtiyacındadır, böylece kendisine yönelik nesnel bir sevginin var olduğuna, gerçek duyguların var olduğuna inanabilir: sadece nefret edildiği duygusunun deneyimlenmesinden sonra sevildiğine inanabilir. Sadece bu şekilde Kevin Eva’nın kendisini sevdiği gerçeğine inanabilir (‘bir şeye alışmış olman, onu sevdiğin anlamına gelmez; sen bana alıştın’).  Tüm filmi Kevin’ın annesinin nefretini, bir gün sevilebileceğine inanmak için kışkırtma girişimleri olarak okuyabiliriz.  

Bu ambivalans ve nefreti fark etmek, bunu çok derinlerinde her zaman hissetmiş olsa bile,  Eva için zorlu bir yoldur. Çift değerliği inkâr etme ve bunu özellikle annelikle ilgili her şeyde (“kendi oğullarından ‘hoşlanmayan’ annelerden hoşlanmayız”) inkâr etme eğilimi olan modern kültürde, sosyal koşulların da bir rolü vardır: idealize edilmiş bir “her şeyiyle iyi anne” fantezisi,  bugün “yeterince iyi anne”nin yerine geçmiştir. 

Sonuçta, söylediğimiz gibi, gerçeğin parçaları görünür olmaya başlar. Korunmuş ve sonda ele alınmış hapishane itiraflarında, Eva sabırla, “gelebilecek ya da gelmeyecek ödülün” (Winnicott, s. 72) beklentisi olmadan, gerçek duyguların tanınması için, Kevin’a karşı hissettiği ve daha fazla tolere  edilemeyecek olan “nesnel nefretini” fark edebilmesi için bir süreç elde eder. Olası otantikliğe bu erişim Kevin’ın büyüklenmeci fikirlerinin evreninin dağıldığı son sahnede ipuçlarını verir. Anlaşılan Kevin’da da Eva’nın deneyimine paralel bir durum oluşmuştur:



“On bir kişiyi öldürdün. Kocamı. Kızımı. Gözlerime bak ve nedenini söyle…”

“Bildiğimi düşünüyordum, şimdi emin değilim.”

“Teşekkür ederim.”





[Açıklamalar]
[1](ç.n.) Yazar “sonradanlık/sonradan” anlamına ulaşmak için ”apres-coup” terimini kullanmıştır. Psikanalitik literatürde bu terim ilk olarak “Nachträglichkeit” olan Almanca bir terim olarak karşımıza çıkar ve anlamsal olarak (1) geçmişin şimdiden bakılarak anlamlandırılması, (2) geçmişteki deneyimlerin şimdinin anlamını belirlemesi gibi çift yönlü bir ifade olarak tanımlanabilir. Fransızca olan “apres-coup” terimi ise geçmişin şimdiden bakılarak anlamlandırılması şeklinde tek yönlü bir ifadedir. Metnin akışına göre, Fransızca tanımlamanın kullanılmasının daha uygun olacağı düşünülmektedir. • Terimin Almanca, Fransızca ve İngilizce açıklamalarına ilişkin detaylı bilgi için Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2011 içinde, Gerhard Dahl’ın “Benlik Örgütlenmesinin Gelişiminde Nachträglichkeit’ın İki Zaman Yöneyi: Kavramın Adı Konulmamış Travma ve Kaygıların Simgeleştirilmesi Açısından Önemi” adlı makalesi okunabilir.

[2] (ç.n.) Orijinal metinde “ambivalence” kelimesi kullanılmaktadır. Kelime Türkçe’de ‘ikircikli’ olarak kullanılmakla beraber tam anlamı karşılamadığı, tam karşılığın ‘çift değerli’ ya da ‘iki uçlu’ olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte ‘ambivalans’ kelimesi Türkçe metinlerde de kullanıldığı ve özellikle psikanaliz okumaları yapanlarca sıkça karşılaşılan bir kavram olduğu düşünüldüğünden çeviride aslına sadık kalınacak ve ‘ambivalans’ kelimesi kullanılacaktır.  

Kaynakça
Bandinter E (2010). Le conflit, la femme et la mere. Paris: Flammarion.
Bergeret J (1994). La violence et la vie. Paris: Payot et Rivages.
Bion WR (1962). Learning from experience. London: Heinemann.
Bleger J (1962). Simbiosis y ambiguedad: estudio psicoanalitico (Symbiosis and ambiguity, a psychoanalytic study. New York: Routledge, 2012)
Bohleber W (2007). Remembrance, trauma and collective memory. Int J Psychoanal 88:329–352.
Ferruta A (2010). Continuita e discontinuita nel narcisimo sano e patologico, presented at the Milan Center of Psychoanalysis
Francesconi M. (2009). Adolescenti: cultura del rischio ed etica dei limiti. Franco Angeli: Milano.
Freud S (1905). Three essays on the theory of sexuality. SE 4 Freud S (1920). Beyond the pleasure principle. SE 9
Freud S (1929). Civilisation and its discontents. SE 10.
Herzog JM (2005). Los Degradados: out, down, dead: Transmitted and inflicted trauma as encountered in the analysis of a 6-year-old girl. Int. J. Psychoanal 86:291–310.
Lichtemberg JD (1989). Psychoanalysis and motivation. Hillsdale, NJ
Kaes R (1993). Trasmission de la vie psychique entre les generations. Paris: Dunot.
Kapsambelis V (2001). La ‘fragilite narcissique’, une clinique contemporaine. Rev Franc de Psychoan 4:1097–1112.
Klein M (1957). Envy and gratitude. London: Tavistock.
Kohut H (1971). The analysis of the Self. New York, NY: International UP.
Kohut H (1977). The restoration of the Self. New York, NY: International UP.
Meotti A e F. (1997). Da una generazione all’altra: scissione e integrazione nel campo multi generazionale, presented at the Milan Center of Psychoanalisis
Ogden T (1997). Reverie and interpretation. Sensing something human. Jason Aronson Inc.
Winnicott D (1949). Hate in the countertransference. Int J Psychoanal 30:69–74.
Winnicott D (1971). Playing and reality. London: Routledge.

Orijinal Metin: VALDRE, Rossella; “We need to talk about Kevin”: an unusual, unconventional film - Some reflections on ‘bad boys’, between transgenerational projections and socio-cultural influences (The International Journal of Psychoanalysis, Int J Psychoanal (2014) 95:149–159 / doi: 10.1111/1745-8315.12188)

17 Şubat 2015 Salı

Tahakküm: İnsanoğlunun Bitmeyen Sınavı


Son günler oldukça karanlık geçiyor. Bir cinayet haberi insanoğlunun kendisi ile imtihanında önemli bir dönüm noktasına dönüştü ve bizler içimizdeki karanlıkla yüzleşmeye, onu dışarı vurmaya ve onunla uzlaşmaya çalışıyoruz. İdam söylemleri, intikam çığlıkları; acının her türlü meşrulaştırılması için kör gözlerimiz, sağır kulaklarımız ve dilsiz ağızlarımız açıldı… Dipsiz bir kuyuya düşüyor, düşüyoruz.

Özgecan öldürüldüğünden beri toplumun her kesiminden çok fazla kişi kendi usullerince tepki veriyor. Ben de bunlardan biriyim. Tepkilere baktıkça konunun tek bir odakta toplandığını görmek mümkün; cinsiyet… Cinsel açlıktan, dürtü kontrol yetersizliğinden, toplumsal cinsiyet algımızdan konuşup duruyoruz ve kadının uğradığı taciz, şiddet, vahşet eylemleri ve söylemleri üzerinden okumalar yapmaya devam ediyoruz. Bunun “sapkın ruhların” sağlıksız akıllarının ürünü olduğundan dem vuruyor toplumsal olarak yine bir şeyleri dışarıda tutup, “tüh tüh” “yazıklar olsun” “hasta bunlar” cümleleri savuruyoruz. Ancak hala toplum olarak buraya gidişimizin sorumluluğunu biz “sağlıklı insanlar” almış değiliz. Çünkü her zaman bir öteki var. Ve farkında değiliz ki hala gayet cinsiyetçi bir söylem üzerinden gidiyoruz. Zira pozitif ayrımcılık “ayrımcılık” değil.

Şimdi elimden geldiğince size daha geniş bir bakış açısı sunmaya çalışacağım. Muhtemelen bu da benim sınırlarıma değecek ve kaçırdığım, kör noktalarıma denk gelen pek çok şeyi siz fark edeceksiniz. Önemli olan “farklı bir bakış açısı sağlamak mümkün mü?” sorusuna cevap aramak; ben kendi adıma arıyorum.

Olayı sadece cinsiyet söylemi üzerinden ele almanın yetersiz ve geçersiz bir tutum olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum. Çünkü sadece bir genç kızın değil, kadınların değil; toplumun ve hatta insanlığın ortak sorunu ile yüzleşmek zorundayız. Bence konu insanoğlunun güç ihtiyacı, güce olan bakışı ve bunu nasıl kullandığı ile ilgili. Bunun yarattığı şiddet sadece fiziksel ya da cinsel değil; psikolojik, sosyal ve söylemsel bir şiddet de etrafta kol geziyor.

Belki burada bir ayrımla başlasak daha yararlı olur. Hepimizde köken bir agresyon mevcuttur. Agresyonun pek çok şekilde tarif etmek mümkündür ve şiddete dönüşen agresyon da olduğunu söylemek kaçınılmazdır. Ancak agresyon temel bir dürtüdür; kişinin hayata yönelmesini, hayata tutunmasını ve ileriye doğru hareket etmesini sağlar. Bunun reddedilmesi, yok sayılması, yanlış yönlendirilmesi, yanlış deneyimlenmesi ve bunun baş edilmesi gereken olumsuz bir şey olduğunun varsayımı, maalesef şiddetin temelinde olduğunu söyleyebileceğimiz bir gerçek. İnsanoğlu olarak bizler bu doğal dürtümüzü nasıl uygun ve kabul edilebilir bir çerçevede deneyimleyeceğimizden çok, nasıl söndürüp bastıracağımız üzerinden konuşmaya devam ettikçe, maalesef içimizde birikip şiddetin her türlüsü şeklinde ortaya koyuyoruz. Yani şiddet agresyonun sonuçlarından sadece biridir demeye çalışıyorum; sanat ve yaratıcılık, uzlaşı kültürü, spor, akademik yönelim, ilişkisel anlamda gelişim gibi pek çok başka sonucu da vardır.

Gelelim bunun güç ilişkileri, tahakküm kurma dürtüsü ve şiddetin her türlüsü olarak çıktısına. İşte bu gerçekten ruh sağlığı sorunudur ve toplumsal bir meseledir. Son olan olaylarda çok fazla dikkatimi çeken söylemler “kadına karşı şiddete karşı duralım”, “kız çocuklarınızı iyi yetiştirdiniz, sıra erkek çocuklarınızda”, “idam edelim”, “ç.klerini keselim” vs. … Şimdi bunlara bir de şöyle bakalım; bunlar da iki farklı cinsiyetin güce dayalı farklılıkları üzerinden yapılan söylemler değil mi? Şiddet ve güç kullanımını gerektirmiyor mu? Ya da başka bir söylemi ele alalım; “sizin bacınız, kardeşiniz, ananız olabilirdi”, “sizin başınıza da gelebilirdi”. Peki bu gerçekten nasıl hissettiriyor size? Birinin bir şeyi olmadan, sadece bir insan evladı olduğu için başına felaketler gelmiş olan insanlara sevgi, empati ya da üzüntü duyamıyor muyuz? İlla bizim başımıza mı gelmeli nasıl bir şey olduğunu anlamamız için?

Başka şeyler de var tabi… Bu tacizler, şiddet olayları sadece kadınların başına mı geliyor? Bunu bir kadın olarak soruyorum gerçekten. Tacizin ve şiddetin her türlüsünü soruyorum. İşin içinde güç algısı ve tahakküm kurmak söz konusu olduğunda her an, her koşulda, herkesin bunu yaptığını –kendimi dahil ederek konuşuyorum- göremiyor muyuz? Hepimiz sütten çıkmış ak kaşıklar mıyız?

Size baktığım yerden gördüklerimi aktarmaya çalışayım. Konu güç göstermek ya da tahakküm kurmak olunca parası olan olmayana, büyük küçüğe, üç kişi bir kişiye, üst asta, öğretmen öğrenciye, güzel çirkine, ebeveyne olan olmayana, patron çalışana, çoğunluk azınlığa, bilen bilmeyene, entelektüel cahile, engelsiz engelliye, akıllı deliye, yerli göçmene, kurnaz safa, kadın kadına, erkek erkeğe, kadın erkeğe, erkek kadına, insan insana ve insan olmayan tüm varlıklara, fail mağdura, mağdur faile sözel,  fiziksel, cinsel, dinsel, sosyal, psikolojik ya da kimliksel bir şiddet uyguluyor. Her seviyede, her şiddette, her sıklıkta hem de. Sürekli bir acıma, üzülme ve hatta tiksinme, aşağılama söz konusu.

Hani bir söz vardır ya veren el alan elden üstündür diye… Veren el olduğunuz zaman acıma hakkı sizindir, tiksinme hakkı sizindir, güç, tahakküm hakkı sizindir, isteme ve alma hakkı sizindir çünkü. Kimse alan, zavallı, aciz el olmak istemez çünkü. Ve insanın asıl açlığı budur çünkü…

Çocuklarımıza ne öğrettiğimizi sorup duruyoruz ya birbirimize; biz ne biliyoruz, ne yaşıyoruz, nasıl deneyimliyoruz ki çocuklarımıza ne öğrettiğimizi konuşalım? Yani kaç kişi sokakta çöpü toplayana teşekkür edip kolay gelsin diyor? Apartman görevliniz çöpleri toplarken çıkıyorsa, “ben kendi çöpümü indiririm, size zahmet olmasın” diyor? Trafik kurallarına yaya ya da araçlı olarak, her koşulda uyan kaç kişi var? Büyük ve lüks arabasını “bana nasılsa çarpmayı göze alamaz, tamir parası arabası kadar eder” diye düşünmeyip eski ve küçük arabaların önüne sürmeyen kaç kişiyiz? “Ama bebeğim o kız, kızlara öyle davranılmaz” demeyen kim var? Bir kız şiddet gösteriyorsa bunun onun içsel bir ihtiyacı olabileceğini aklından geçirebilen kaç kişi var? Kendi çocuğuna bir şey olunca diğer çocuğa veya aileye saldırmadan durup olası nedenleri düşünen çok kişi var mı? Konu yardım kampanyaları olunca kullanılmayan eski eşyası yerine sıfır oyuncak ve eşya gönderen kim var? Çocuğuna “onda yok, sende var o yüzden ona vermelisin” demeden ve güce vurgu yapmadan paylaşmayı öğreten kaç kişiyiz? Engelli birine yardım istemese de zorla yardım etmeye çalışmadan ya da ondan kaçınmadan, ona acımadan bakabilen kim? Eşine çok kızıp onu cinsellikle cezalandırmayan, çocuğunun cinselliği yüzünden dehşete düşmeyen ve yasak getirmeyen kim var? Hoşuna gitmeyen bir fikir duyunca fikri sadece farklı olarak kabul edebilen ve yok saymayan biriyim diyen kaç kişiyiz? Geç kaldığını düşündüğünde, trafikte herkesten çok kural ihlaline hakkı olduğuna inanmayan birileri var mı?  Karşısındaki kişinin gerçekliğini anlamlı bulup “sen anlamazsın, sen bilmezsin” demeyen kimse var mı? “Arkadaşınız yüzünden geç kaldık” demeyen kaç yetişkiniz? Gerçekten kim davranışlarının sorumluluğunu, kötü ya da iyi sonuçlarıyla üstlenebiliyor? Biz şu koca evrende, var oluş hikayemizde birer toz zerresi olduğumuzu; birlikteyken, tüm renklerimizle bir anlam ifade ettiğimizi ne zaman unuttuk?

Bunlar benim kafamı çok ama çok kurcalayan sorular. Cevap bulamıyorum ama aramaya devam ediyorum. Bunlardan tek bir bireyi ya da tek bir topluluğu sorumlu tutmanın yararı olmadığına inanıyorum. Bu hepimizin, insanlık adına sorumluluğu… Öğretmemiz gereken değil, öğrenmemiz ve yaşamamız gereken bir sorumluluk. Var olmanın yeterli bir değer olduğunu unuttuğumuz, sadece insana değil, canlı cansız her varlığa karşı sürekli ihlal ettiğimiz sınır bu.

Şiddet mi? Asıl kim olduğumuzu, ne olduğumuzu, ne kadar hakkımız olduğunu unutmak şiddet. Ve bunu değiştirmediğimiz sürece kadına, erkeğe, çocuğa, yaşlıya, hayvana ve doğaya hakim olmak için, onlar üzerinde gücümüzün sınırlarını denemek için hem de her birimiz kaçınılmaz olarak şiddet göstermeye ve görmeye devam edeceğiz.

                                                                          

                                                                                               Beyhan ÖZPAR

23 Ocak 2015 Cuma

Bir Kariyer Olarak Annelik – “Profeşşınıl Madıring”


Beden atölyeleri, boyalar ve renklerle tanışma, çocuk dramacılar ve daha birçokları… Şimdilerde çocuklar çok meşguller her an yeni bir atölye ve kurs ile zamanlarını dolduruyoruz, hem de ilk doğdukları andan itibaren. Çocuklardan çok anne babalar yoruluyorlar. Özellikle bu programları takip etmek, ayarlamak, çocukları için uygun olanları seçmek ve getirip götürmek, babalar genellikle çalıştığı ve anneler de “annelik” yapabilmek için kariyerlerini bıraktığı için annelerin yeni işi haline gelmiş durumda. Yeni kariyerleri çocukları olan bir anneler güruhu da artık her yerde karşımızda…

Öncelikle belirmeliyim ki “annelik” (motherhood) kavramı üzerinden bir düşünce egzersizi yapmak istiyorum. Ancak kavram ya da isim olarak kullanılan “annelik” yani Türkçe okunuşuyla “madırhuud” (motherhood) bir olma halini ifade ediyor. Bense bu vesile ile anneliğin yapma haliyle ve bunun modern Türkiye’de yaşanma şekilleriyle ilgili gözlemlerimi ve tabii ki uzun zamandır ebeveynler ve çocuklarla çalışan bir uzman olarak görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Yeni kariyerleri annelik yapmak olan bu anneler topluluğu hakkında, yapma durumunu ifade ederek bir mercek sunmaya çalışıyorum. O yüzden konu başlığını “madırhuud – motherhood” olarak değil, “madıring – mothering” olarak belirlemeyi ve bunu da bu yapma halinin en iyisine ulaşma çabasını ifade etmesi amacıyla “profeşşınıl – professional” ön tanımıyla yapmayı uygun buldum kendimce. Tabi benim merceğim de bana özel; başka mercekler de mutlaka kullanılabilir konuya bakmak için.

Şimdi biraz olmak haliyle “annelikten” (motherhood) bahsederek başlayalım… Bir kadın temelde anne olmayı düşlediği anda gelecek bebeği ile ilişki kurmaya başlar. Bu ilişki sanal/fantezik bir düzlemde gerçekleşir. Bu sayede kadın sadece anne olma fikrine alışmakla kalmaz aynı zamanda gelecek bebeğine ilişkin düşlemler geliştirir. Nasıl bir bebek olacağını, onunla neler yaşayacağını, onunla ilişkisini nasıl düzenleyip sürdüreceğini hayal eder. Genellikle bu süreç erkeğin eşlik etmesi durumlarında daha keyifli ve doyurucu olur. Erkeğin babalık düşlemiyle bu sürece dahil oluşu kadını hem kadın olarak istenir olduğu, hem anne olabilecek kadar kadın olduğu, hem de tüm süreç içinde yalnız kalmayacağına ilişkin güven verir ve mutlu eder. Erkek ya da kadın bu süreci hiç yaşamadığında, hazır olmadıklarını düşündükleri anlarda, süreci ilişkisel ve duygusal olarak birbirlerinden kopuk yaşadıklarında ya da birinin bir şekilde diğerine eşlik etmediği durumlar olabilir.

Sonra gebelik gerçekleşir… Kadın bedeninde tanrısal bir eylem gerçekleşir ve yaratım başlar… Çok mu abartıyorum? Belki de, ama anne olmanın yüceltildiği durumlar mevcuttur ve bu tanımlamayı sıklıkla duyabilirsinizJ Hatta inanılmaz gelebilir ama bu tanımlama kırsalda yaşayan kadınlardan daha çok kentli, eğitimli ve hatta kariyerlerinin belli bir aşamasında olan kadınlardan daha fazla duyabileceğiniz bir cümledir. Kırsalda kadınlar bunun yaşamın doğal bir sonucu olduğunu ve ölüm-yaşam-ölüm döngüsünün bir parçası olduğunu sezgisel olarak bilir ve bilge bir tavırla pek tanımlamadan deneyimler. Peki, kırsalda ya da taşrada yaşayan kadınla kentli kadının tanımlama farkı nerden gelir? Sanırım yazı burada başlıyor…

Kırsal ya da taşra dendiği zaman pek çoğumuzun aklına eğitim, kültür, iş gibi olanakların sınırlı olduğu ve kadının değerinin, işgücü ve yaşama katılımın düşük olduğu yerler, durumlar gelir. Tamamen yanlıştır diyemeyeceğim bir önerme olmakla birlikte eksik olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu önerme kadına ilişkin bakışın “olumsuz” taraflarıyla sınırlı görünüyor. Evet, olanaklar sınırlıdır ancak tüm bu olanaksızlıklara rağmen buradaki kadınlar kendi güçlerinin farkındadırlar ve açık konuşmak gerekir ki biz kentli kadınların bilmediği çok önemli bir bilgiye sahiptirler: doğanın bilgisine, hayatın bilgisine… Anlamakta genellikle güçlük çektiğimiz şey bu bilginin, bu kadınları biz eğitimli kentlilerden daha dayanıklı, daha kendiliğinden, daha az kontrolcü ve buna rağmen daha güçlü olma becerisini bahşetmiş olduğudur. Çünkü kentli, eğitimli, kültürlü kadınlar olarak bizler şunu deneyimlemiş ve şunu öğrenmişizdir: Bilgi güçtür!

Bilgi nasıl bir “güçtür”? Büyük şehirlerde, merkezlerde yaşamak, yaşamak sadece “soluk alıp vermek” eylemi ile sınırlandırıldığında oldukça kolay ve hatta eğlenceli görünür. Ama yaşamanın içine kaliteli ve temiz gıdaya ulaşmak, eğlenme olanaklarından haberdar olup onlara katılım gösterebilmek, temiz ve güvenli bir şekilde barınabilmek, ulaşımı daha az sıkıntıyla deneyimlemek, temiz, kaliteli ve mevsime uygun giyinmek ve tabii ki tüm bunların bilgisine sahip olabilmek gibi “özelleşmiş” bazı bileşenler konulduğunda, kentlerde yaşayan herkes yaşamanın kolay olmadığını bilir. Çünkü bunları yapabilmek için belli bir eğitim gereklidir, bu eğitimin açacağı kapılar olmalıdır, bu hayali kapılardan geçip hayali koltuklara ulaşılmalıdır. Bu hayali/metaforik koltuklara oturmak, bilmekle ve bilgiyi kullanıp kontrol etmekle mümkün olur. Bilgiyle ve bilgiye ulaşan zihnimizle güçleniriz, bu şekilde hedeflerimize ulaşabilir ve hayatı/yaşamayı kontrol edebiliriz…

Tüm bunların gebe kalmak ve çocuk büyütmekle ne ilgisi var? Buradan itibaren karşılaştırmalar yer vermeden devam edeceğim. Çünkü sizlerin bu noktadan sonra karşılaştırmaya ilişkin boşlukları doldurabileceğini ve okuduklarınızı bir yerlerden tanıyor olacağınızı düşünüyorum…

Kentli, eğitimli, kültürlü ve güç sahibi kadınlar olarak bizler gebe kaldığımız anda genellikle tüm annelik düşlemlerimize rağmen bir panik duygusuna kapılarak karşılarız gebeliğimizi… Çünkü o ana kadar uğruna çabaladığımız şeylerin askıya alınması, ertelenmesi ve bir anda kontrolümüzün kaybolması ihtimaliyle karşılaşırız. Kontrolü kaybetmek mi; bu asla bizim başımıza gelemez… Hemen gebeliğimizin sağlıklı oluşuna ilişkin muayeneler, tahliller, beslenme programları yoga ve pilates kursları, kitaplar ve bunu beraber yaşayacağımız bizim gibi güçlü arkadaşlar ararız. Büyük bir kentte bunu bulmak hep çok kolay olur; çünkü büyük bir kentte kimse ne yaptığını bilmiyormuş gibi görünmek istemez.  Hatta bununla yetinmeyebiliriz; gelecek bebeğimiz ile ilgili “anneliğimize” ilişkin kurslara katılıp, psikoterapistlere bile gidebiliriz. Bütün bunlarda ne yanlış var canım? Bunları artık herkes yapıyor…

Bu durum bir soruna mı işaret eder? Aslında yeni “normal” bu olduğu için sorun olduğunu söylemek doğru olmaz. Sonuçta annelik gerçek anlamda bir uğraştır. Ve bu uğraş gebelik ve çocuk düşlemiyle başlayan bir süreçtir. Bu noktada sorun anneliğe ilişkin uğraşlara kapılmak değil, anne olmayı annelik yapmakla karıştırmaktır… Özellikle büyük kariyerlerini, çocukları için, çocukları uğruna terk eden anneler için bunun planlanan, sürdürülen, “check-list” ile kontrol edilen bir ajanda takibine dönüştüğünü görmek, maalesef günümüzün kaçınılmaz bir manzarasına dönüşmüş durumda. Hepsi mi? Tabi ki değil, ama yine üzülerek pek çoğu demek yanlış olmaz.

Uzman Anneler Çağı

Şimdilerde uzmanlaşma çok önemli takdir edersiniz. Ancak bu uzmanlaşma mevzusu odağın “yapmaktan” çok “olmak” gereken durumlarda büyük sorunlara neden olabiliyor. Mesela “bilgelik” bir yapma hali değildir; “bilgelik yapmaya” kalkışınca insan, etrafındakiler onun için “bilgiçlik taslıyor” diye konuşurlar ki bu da “bilge olmaktan” oldukça uzak bir durumdur.

Aynı şey annelik için de geçerlidir diyebiliriz. Annelik doğal bir olma hali gerektirdiğinden çocuğu olmasa da bu olma halinin içinde var olan kadınlara “anaç” dendiğini duyarız. Annelik “olmak” yerine “yapmak” ile vücut bulduğunda ise hem bu annenin çocukları hem kendisi hem de etrafında buna tanıklık edenler için duygusal ve bedensel olarak yıpratıcı bir koşturmacayı izleriz.

Peki “olmak” ile “yapmak” arasında ayırıcı olan ne vardır? Olmak bir elbisenin içinde kendi derinizmiş gibi rahat hissetmektir. Elbisenin renkleri, kesimi, modeli “modaya” ya da “içinde bulunulan duruma” göre uygun karşılanmayabilir, tuhaf görülebilir hatta eleştirilebilir bile. Ama giyen kişi seçiminden son derece memnundur, o elbise ile sonsuz bir güven, rahatlık ve özgürlük hisseder. Nasıl göründüğü ve diğerlerinin bununla ilgili söylediklerinden çok içindeki sese kulak verir.

Yine bilgelik örneği üzerinden açıklamaya çalışayım… Bilge bir kişinin söylemi, görünüşü, varsayımları her zaman anlaşılmayabilir. Hatta tuhaf ve uygunsuz görünebilir. Ama bilge kişi sadece gözlemledikleri ve doğru olması gerektiğini düşündükleri ile hareket etmez. Duyularını, anılarını ve en önemlisi de yüreğini ya da daha az anlaşılan ve zor açıklanan şekliyle “sezgilerini” de kullanır. Karşılaştığı durum ve kişilerin o andaki hallerine ve her şeyin biricikliğine saygı duyar; bir varsayımda ya da çıkarımda bulunuyorsa da bunun sadece o ana, o kişiye özgü olduğunun da farkındadır. Haklı olmanın peşinde değildir, kanıtlama derdine düşmez. Birinin ona “ne kadar bilge” olduğunu söylemesine ihtiyaç duymaz ve aynı zamanda kendi de bu araştırmanın peşine düşmez. Çünkü böyle yaparsa içindeki sesi kaybedeceğinin sezgisine sahiptir. Bir şeyleri yapmaya çalıştıkça bozacağını içten içe hisseder. O yüzden yapmaya ve bolca müdahale etmeye çalışmaz. Olana tüm bedeni, zihni ve ruhuyla, büyük ve her zaman taze kalan bir merakla açılır. Bilge kişi sadece kendini olduğu şeye bırakır. Ve modern insanın en büyük sınavı da bu teslimiyettir.

Yazının ilk paragraflarında modern zamanların bizi ne kadar etkilediğine yeterince değindim sanırım. Özellikle kadınların gücün, rekabetin bu kadar çok olduğu günümüzde uzmanlaşma adına en büyük güçlerinden yani “sezgilerinden” vazgeçmek zorunda kaldığını düşünüyorum. Bu da maalesef onları sürekli bir kontrol etme, düzeltme, doldurma çabasına, bu çabadan kaynaklanan endişe ve yoğun strese, hatta bazen depresyon ve aşırı değersizlik duygusuna; en nihayetinde tekrara zorlayan bir “yapma”, “en iyisini yapma” girdabına sürüklüyor. “Profesyonelleşme”, bir kadını anne olduğunda da durumu bir profesyonel gibi ele almaya zorluyor ve en nihayetinde “amatör ruhla” çok profesyonel işler çıkarmış olan, bizi yetiştiren annelerimizin bilgeliğinden mahrum kalıyoruz.

O kadar profesyoneliz ki daha gebe kalmadan önce çocuğumuz için uygun okulu aramaya başlıyoruz. Nerede okuyacağına, çevresinde kimin bulunmasına istediğimize, nasıl bir hayatı olacağına daha onu düşlerken karar veriyoruz. Sanırım sezgilerine güvenen bir anne ile profesyonel bir anneyi en iyi ayıran şey de bu; biri sadece hayal kurup iyi dileklerde bulunurken diğer bunları çoktan planlayıp gerçekleşmesi için eyleme koymaya başlıyor. Hata asla kabul edilemez olduğu için profesyonel anneler için kontrol listeleri uzadıkça uzuyor; gözden kaçmış küçük bir detay ya da takdiri ilahinin işi gereği bir hata/kaza olduğunda kabul edilemez bir “travmalar” zincirinin başlangıcında buluyorlar kendilerini. Zaten bu kadar kontrol edilen bir düzlemde hatanın sorumlusu asla onlar olmuyorlar; hep bir üçüncü şahıs oluyor suçlu. Dolayısıyla tek pişmanlıkları bu üçüncü şahsı hayatlarına sokmaktan kaynaklı oluyor. Böyle olunca da suçluluk asla duyulmuyor; hatanın kaynağı asla affedilmiyor ve mümkün olduğunca uzaklaştırılıyor. Dünya üzerindeki tüm annelik ritüellerini ve annelik şekillerini bir antropolog, gıdaların besin değerlerini ve ihtiyaç sıralamasındaki yerini bir diyetisyen, okuma-yazma-öğretme-öğrenme ile ilgili teknik ve ilkeleri bir öğretmen, alerjiden beyin hasarlarına kadar olan sağlık yelpazesinde olanları, neler yapılacağını bir doktor ve ruhundaki izleri takip etmek için neyin ruhsal olarak büyüteceğini, neyin engelleyeceğini, neyin travmatik neyin dengeleyici olduğunu bir psikolog gibi; hatta tüm bu uzmanlardan daha iyi biliyorlar. Ve bunu sadece kendi çocukları için değil maalesef tüm çocuklar için biliyorlar. Her şeyin en iyisini, en doğrusunu, en uygun olanını ve modern olanını bireysel farklılık gözetmeden, karşısındakinin buna ihtiyacı olup olmadığına bakmadan, koşulları gözetmeden, kitapta öyle yazıyor diye biliyorlar ve yapılacaklar listesinde hala tik atılmamış yerler bunlar olduğu için yapıyorlar. Uzmanlaşma çağında uzmanlaşamayan çocuklar yetiştirmek istemiyor, sezgileriyle hareket etmeye çalışan herkese acımasız davranıyorlar.

Olma haline teslim olmuş anneler ise etraflarını sarmış bu profesyonellik ağında sadece çocuklarını tanımaya çalışıyorlar ve ihtiyaçlarını anlayıp yapabildikleri kadar bu ihtiyaca yöneliyorlar. Teslim oldukları şeyin kendilerinden büyük olduğunun genellikle farkında oldukları için önce en yakınlarından yardım alıyorlar. Uzman olanlardan görüş ve destek alıyorlar. Eğer bir şeylerin ters gittiğini hissederlerse bunu anlamaya çalışıyorlar. Ama galiba en önemlisi bunu sadece kendi çocukları için yapabiliyorlar ve hata/kaza/yanlışlık karşısında dehşete kapılmayıp bunun üstesinden gelmeye çalışıyorlar. Olanı, olduğu gibi kabul edip yüzlerini ileriye dönüyorlar ve çocuklarına bunu aşabileceklerini, bununla yaşayabileceklerini, yıkılmadıklarını göstermeye çalışıyorlar.

Bazen durum acımasız olabiliyor… Etrafları “profeşşınıl madır”larla çevrili anneler o kadar çok eleştiri alınca kendilerinden şüpheye düşüp, bu uzmanlaşma girdabına düşebiliyorlar. O zaman da maalesef sezgilerine ters düşen, inanmadıkları bir yaşamı sürmeden dolayı hem çocuklarına hem kendilerine hem de çevrelerine çok fazla zarar verebiliyorlar. Suçlulukları ise hiç bitmiyor.

“Teslim olmak” bu satırları okuyan pek çok kişide dehşete yol açmış olabilir. Çünkü teslimiyet günümüzde büyük bir zayıflık göstergesi… Ya aşırı kadercilik olarak algılanıyor ya da fazlasıyla beceriksizlik ve maalesef günümüzde ikisi de kabul edilemez durumlar. Oysa teslimiyet ille dışarıdaki bir şeye, yüce bir güce, bizden iyisini yapabilene bırakmak ve vazgeçmek anlamına gelmiyor. Teslimiyet en başta kişinin kendisini, kendinde olana, kendine bırakmasıyla başlıyor. Kendini tanıması, ihtiyaçlarını bilmesi, iyi, güçlü, kötü ve zayıf taraflarını fark etmesiyle başlıyor. Sezgilerinin çağrısını duymak ve neyse o olabilmek için kendine izin vermesiyle başlıyor. Bu bir savaş değil, bir varoluş. Kendi gölgemiz ve ışığımızla varsak bir bütünüz… Bu bütünlük ve teslimiyet anne olunca sadece ışığı aramak ve onu görmekle, kendimizi ikiye bölüp diğer parçamızı yok saymakla bozuluyor.

Peki, ne yapmalı? Bu kadar çok yazdıktan sonra iki cümle ile bitirilebilecek bir yazı olduğunu görmek ürkütücü açıkçası. Bu acımasız profesyonellik çağında gerçek hayatlara değen her şeyleriyle gerçek çocuklar yetiştirmek mi istiyorsunuz? Annelik yapmayın, içinizdeki anneyi bulun, kendinizi ona bırakın ve o olun.

Unutmayın az çoktur…

                                                                                                          Beyhan ÖZPAR

                                                                                                       Psikolojik Danışman

7 Ekim 2014 Salı

Bir Filmi Okumak – “Can Dostum”



“Can Dostum” (Good Will Hunting), 1997 yapımı bir Amerikan filmidir. Film Amerikan rüyasını başka bir perspektiften anlatan bağımsız bir yapımdır. Yönetmen Gus Van Sant ile filmi hem yazan hem de yapımında sorumluluk üstlenen Matt Damon ve Ben Affleck ikilisi, rüyalar ülkesinde rüyadan çok uzak yaşamların hikayesini anlatma çabalarıyla “En İyi Film” ve “En İyi Senaryo” Oscar’larını almışlardır.

“Can Dostum” üstün yetenekli bir genç adamın, sınırlı sosyal çevresi ile ilişkilerinin ve var olma çabalarının bir anlatımıdır. “Yetenekli çocuğun dramı” ya da “sosyal zeka becerisinin yoksunluğu” gibi değerlendirilme biçimleri olabileceği gibi, “tepkisel bağlanma bozukluğu” veya “travma sonrası stres bozukluğu” olarak da değerlendirilebilir. Sonunda izleyiciye verdiği umut ile “ergence” değerlendirilebileceği gibi, içtenlikli terapi sahneleri ve hesaplaşma diyalogları ile “gerçek hayattan bir kesit” olarak da okunabilir.

TSDE bünyesinde yapılan film yorumlama çalışmalarının ilkini yaklaşık bir sene önce bu filmle yaptığımızda, filmde rol alan sinema sanatçıları hala hayattaydı. Oysa bu satırların yazıldığı şu an hem bu film hem de pek çok filmde önemli rolü olan Robin Williams, yeryüzündeki zamanını doldurduğuna karar verdiği için aramızda değil.

Filmi yorumladığımız sırada farklı çerçeveleri kullanarak tüm oyuncuların rolleri ve hikayelerinin bize dokunduğu yerlerden yola çıkmıştık. Yorumlama yolculuğumuz sırasında psikoterapinin bize sunduğu araçlardan yararlanmış, arkadaşlık ilişkilerine, çift ilişkilerine, erginlenme ve geçişlere ve her bir rolün içsel dinamiklere bakma şansımız oldu. Psikoterapi pratiğine ilişkin bir değerlendirme yapabilmek için de Robin Williams’ın oynadığı psikolog rolüne odaklandık.

Terapist kimdi? Hastasıyla nasıl bir ilişki sürdürebiliyordu? Nelere izni vardı; durma sınırı neresiydi? Gerçek miydi; başka birinin hayatına dokunurken terapistin kendi gerçeği nerede dururdu? Filmin yarısında ortaya çıkan terapist, biz kendi terapist olma yolculuğumuzdayken olmak istediğimiz ya da terapide bulunduğumuzda karşımızda görmek istediğimiz kişiye ne kadar benziyordu?

Gerçek hayatın bir yansıması, yeniden ele alınışı olarak baktığımızda bu filmdeki terapist de çok gerçekti. Nasıl bir gerçekti bu? Terapist Sean Maguire bize bir terapistle ilgili neler öğretti?

Bir terapistin odasına girdiğimizde kendimizle ilgili olamayan bir şeyler ararız. Zaten az sonra başlayacak olan süreç içinde, gönüllü olarak başlamış olsak da hiç açmak istemediğimiz kapıların açılacağını bilir; içimizde, derinde bir yerlerde sakladığımız yaramızın görüleceğini fark ederiz. Biz değil miyizdir ki o yarayı korunaklı duvarlar, kasalar, kilitlerin ardına saklayan? Ve bu kadar savunmasız olacağımızı bildiğimiz bu yerde karşımızdaki kişinin gerçekliği, duyguları, yaraları hakkında bir şeyler görmeyi umarız; sonrasında savuma için bir silaha sahip olmak için… Bunu yapabilecek zeki ve becerikli olan danışanı/hastası karşısında terapist Sean Maguire, personası ile özdeşleşmeyi reddetmiş ve gerçekliğini olduğu gibi ortaya koymuştur. Bazıları için “uygun” olmayan bu duygusal patlama, daha önce defalarca terapistlerle karşılaşmış yetenekli Will için bir ilk olmuştur. Karşısında maskesinin ardında ona sıkıca yapışmış bir narsist değil, öfkesi, acısı, kendi oluşuyla kanlı canlı duran terapisti tercih etmiştir. İlk seansları sayılabilecek göl kenarındaki sohbetleri de çerçevenin ve kontratın oluşturulduğu; gerçekliğe dokunmanın cesaret gerektirdiğine ilişkin önemli mesajlar vermektedir her iki tarafa da.

Sean Maguire rolünde hayat bulan terapist bir narsist olmaktan çok uzaktır… Bitmemiş yası olan depresif görünümlü biridir ama bunu saklamaz. Yarası vardır, yarasına bakabilme cesareti vardır. Bu yarayı görebilen kişiler için sabrı ve sevgisi vardır. O “yaralı iyileştiricidir” (wounded healer)…

Hiç bir çıkar için orada bulunmaz; kendini bu zeki adam üzerinden çıkarılabilecek çıkarların hepsinden uzak tutar. Ne bir bilim insanı olması ne savunma sanayiinde önemli bir yere sahip olması ne de Amerikan rüyasını yaşayabilmesi ile ilgilidir. Terapist olarak karşısındaki ile insan insana bir ilişki içinde olmayı, “onu ben iyileştirdim”, “bu benim eserim” diyebilmenin çok önünde görür.

Genç adamın yarasıyla temas edebilmesi için onu olduğu gibi kabul eder. Bu süreç içinde kendini olduğu gibi kabul eder. Gerçek, yorucu, üzücü de olsa hayata dokunmak için oradadır; hem danışanına dokunma cesareti verir hem de bu sırada kendininkine dokunulmasına alan açar.

Seanslarca sabırla bekleyebilir; sessizliğin bir hazır olma öncesi mayalanma olduğunu bilir, sadece hazır olana eşlik edeceğini göstermek için oradadır. Kimsenin ihtiyacının danışanın ihtiyaçlarının önüne geçmesine izin vermez.

Sadece olana açılır. Danışanıyla beraber kendisi de adım adım iyileşmeyi kabul eder.

“Can Dostum”, pek çok perspektifte ele alınabilir. Ancak “bir terapistten ne istiyorum?” sorusuna cevap verebilmek için biçilmiş kaftan gibidir… Filmi izleyen herkes için gerçek ilişki içinde olma, gerçek insanlarla karşılaşabilme arzusunun vücut bulmuş hali gibidir. Ve sadece bunun için bile defalarca izlenmeye değer bir filmdir.


Beyhan ÖZPAR

Psikolojik Danışman

20 Eylül 2014 Cumartesi

Futbol Hayattır, Gerisi Detaydır…



Futbolun hayata egemen olduğu bir coğrafyada kadın olmak bazen çekilmez olsa da aslında futbolun bize hayat hakkında öğrettiği pek çok şey var diye düşünüyorum. Hatta bir adım ileriye giderek, futbolun hayatın bir temsili olduğu ve belki kendi hayatlarından memnun olmayan kitlelerin yeni, farklı bir hayat yaşama şansı olduğu için bu kadar önemli olduğunu söyleyebilirim genel gözlemlerimden yola çıkarak. “Uçtum” mu? Aşağıda bazı gözlemlerimi paylaşmaya çalışacağım ve siz karar verin benzerlikler konusunda; nasıl olsa “uçmak serbest”… Hatta belki benim kaçırdığım bazılarını sizler bulup ekleyebilirsiniz.

 Başlarken her maç bir mücadele ve belirlenmiş oyun stratejileri olarak başlar. Sonra “avantajlı” takımlar hayal kırıklığı yaşayabilir, yıldız oyuncular düşebilir ve hiç fark edilmemiş gizli yıldızlar parlamaya başlayabilir, sürpriz takımlar şampiyon olabilir... İnsan hayatının bir özeti gibidir, kötü koşullarda yetişip önemli bir kişi olabilirsiniz ya da en yüksekten başlayıp hayata hızla tükenebilirsiniz.

Maç 90 dakika… Bu tıpkı kendimize biçtiğimiz ortalama yaşam süresi gibi bir zaman dilimidir aslında. Mesela kar şiddetle yağabilir ve maç iptal edilebilir… Taraftarlar “nasıl?” diye tepkiler gösterirken hakem hava koşulları, izleyicilerin olumsuz tutumları gibi şimdilik sadece ikisini sayabildiğim sebeplerden dolayı maçı erken bitirebilir. Tıpkı bir hayatın erkenden, öngörülemez bir biçimde sonlanması gibi… Ya da bakmışsınız uzatmalar oynanmış hatta iş penaltılara kalmış… Beklentinizi aşan ve ne zaman sonlanacağını merak ettiğiniz uzun yaşamlar gibi maç uzayıvermiş.



Bir futbol takımı belli mevkiler, yedek kulübesi, teknik ekip, yöneticiler ve taraftarlardan oluşur… Bir insan da aynen bu şekilde hayatta farklı pozisyonları farklı zamanlarda ya da aynı zamanda farklı ortamlarda deneyimleyebilir. Sadece bu da değil; bazen bu yolla kendimizi sorgulayabiliriz belki de… Bir forvet gibi önde mi oynuyoruz tüm oyunlarımızı yoksa bir yedek oyuncu gibi sıramızı mı bekliyoruz arzulu ve endişeli? Antrönerler ve masörler gibi sürekli birilerinin hazır olması veya hazır olmaması durumunda mı çıkıyoruz sahaya ve görünüyoruz? Yoksa bir teknik direktör gibi miyiz elimizi çok fazla taşın altına koymayan ama sürekli nerede ne yapılacağı konusunda diğerlerini yönlendiren…

Kaçan gollere ve pozisyonlara ne demeli? Her şey çok iyi planlamıştır ve gole giden yolda harika bir atak yaparsınız. Paslar atılır, top ayağınızdadır ve o şahane anda karşı takımın kalecisi topu tutar, top dışarıya gider, hay Allah offside olmuştur, direğe çarpıp seker ve hatta belki karşı atakla gol bile yiyebilirsiniz… Hayat da böyle değil midir? Hazırlanırsınız, o harika fırsat elinizdedir ve maalesef kaçıp gidebilir. Ya da belki siz gol atmayan ama o mükemmel koşulları hazırlayansınızdır ve bazı maçlarda gördüğümüz gibi arada mevkiinizden çıkıp şansınızı gol atmak üzere denersiniz, ya tutarsa? Ve hatta hep golleri tutmak zorunda kalansınızdır belki… Ancak çok riskli durumlarda ya da artık maç bitmek üzereyken kalenizden çıkıyorsunuzdur. Daha da kötüsü, sonuç kötü olursa sizi en azından denediğiniz için takdir edip üzüntünüzde eşlik edecek pek az kişi çıkar; gerisi sadece kızgınlık ve kahırdır…

Yedek kulübesi başka bir yaşam formudur; pek çoğumuzun “yedek kulübesi” hayatı yaşarız aslında. Bekleriz, izleriz, maç oynanır ve biz oynayanları görüp onlardan biri olmayı hayal ederiz. Bazen o an gelir ve sahaya çıkabiliriz; mevkii fark etmez, kendimizi gösterme zamanlarıdır onlar. Yedek kulübesinden çıkıp devleşmek gerçek bir şanstır her zaman, o muhteşem fırsatın geri tepmesi mümkündür. O mühim golü, önemli pası atamayabilir ya da kaçırabilir veya yedek kulübesinden çıkar çıkmaz sakatlanabilir ve oyun hayatınıza veda edebilirsiniz. Yedek kulübesinde izleyen olmak beceriksiz ya da yetersiz olduğunuz anlamına gelmez üstelik, sadece uygun zamanda, uygun yerde olup, uygun hareketi yapamamış olduğunuz anlamına gelir. Ve hep içinizde bir yerlerde bunun böyle olduğunu bilir, yine de beklersiniz.

Peki, taraftar nedir, kimdir, nasıl bir hayat yaşar? Endişeli taraftar vardır, kendini takımıyla özdeşleştirir; tıpkı gerçek hayatta da kendinden yüce bir şeyler arayan ve ona sıkıca bağlanıp o olmak isteyen insanlar gibi. Ya da coşkuludur, öfkesi de neşesi de gürül gürüldür; izlediği yaşamın heyecanlarından kendi yaşıyormuş gibi doyum sağlayan başkalarına benzer. Veya kederlidir, küme çıkmanın, büyük liglerde oynamanın, şampiyon olmanın hayallerini kurar ama kendisi gerçekleştiremez, onun parçası olmadığını bilir…

Başlangıç düdüğü ilk çığlık, sonlanma düdüğü cenaze töreni gibidir. Rövanşlar olur bazen; bu ikinci şans dediğimiz önemli bir hastalıktan ya da kazadan kurtulma da olabilir, ruhsal bir dönüşüm veya reenkarnasyon inancımız da. Daha farklı ve daha “iyi” olacağı umudu taşınır ama sadece bir şansımız olur… Ve sonrasında maç biter, lig sona erer.

İnsan hayatı gibidir futbol. Her biri çok önemli oyunlardır, her bir bileşeni ayrı bir dünya ve yaşamdır. Aynı heyecanda, aynı solukta birleşir. Günü geldiğinde tıpkı bir maç gibi sonlanır insan ömrü; geride ya büyük zaferler, bol şans ya da çokça emek bırakır veya olmayan şeylerin üzüntüsü, kaçan fırsatların ağırlığı ve iyi oynanmamış bir maçın pişmanlığı kalır.

 

Beyhan ÖZPAR

7 Eylül 2014 Pazar

“Benimle Konuşan Kim?” – Bir Dil Olarak Sinema…


“Dil” nedir? Sadece semboller ve kavramlardan mı oluşur? Bu sembol ve kavramların işaret ettiği daha derin bir anlam var mıdır? Bu anlam kimin anlamıdır; dili kullanarak konuşanın mı, dili duyarak çözümleyenin mi? Dil sadece söylediklerimizden ve duyduklarımızdan mı ibarettir?

Dili düşünmeye başlayınca, kendisini çevreleyen pek çok dili fark ediyor ve onlar hakkında düşünmeye başlıyor insan; hayvanların, bitkilerin dilini, evrenin dilini, tanrının dilini, eşyanın dilini ve daha sayamadığım pek çoğunu… Peki, iletişimin bir aracı olarak “dil”, ne zaman, neden, nasıl girdi hayatımıza?

Arkaik atalarımız dili ilk önce diğer hayvanlar gibi kullandılar; Homo Neandartalis dili sadece çevrelerini tanımlamak için kullandılar. Dünyaları sınırlı ve sadece çevreleyen, duyum sınırları içinde olan bir içeriğe sahipti. Hayat yeni kaynaklarla, yeni alanlarda yol bulunca kendine, Homo Sapiens dili bir adım öteye taşıdı.  Dünya büyüyor, yeni yerlere gidiliyor ve yeni türlerle karşılaşılıyordu. Yalnız ya da küçük gruplarda yaşamak daha zorlaşıyor, insan türü hızla çoğalıyordu. Ve Homo Sapiens daha büyük gruplarda yaşayabilmek gerektiğini fark etti. Ama bunun için daha fazla dil gerekiyordu.

Dil önce grubun devamlılığını sağlayacak sosyal normları koruma için dedikoduyu yarattı; ilişkiler ağı, güven meseleleri ve kişinin grupta kendini güvende hissetmesi için… Bu yine var olan şeylerden bahsetmekti. Oysa grup büyüdükçe onları bir arada tutacak şey bu ilişkiler ağı ve reel dünyanın üstüne çıkmak zorunda kaldı;  insan görünmeyeni, olmayanı konuşmayı icat etti. Bu hayali dünyanın keşfi, şimdi kullandığımız ve biz insanoğlunu tüm diğer türlerden ayıran “kurgusal dilimiz”, içinde yaşadığımız grupların daha da büyümesine, kabileler oluşturmamıza yardımcı oldu. Bu bilişin ve insanlık tarihinin ilk devrimi ve şimdiki modern toplumların temel taşıydı…

Kurgusal dilin biz insana en büyük hediyesi, büyük grupları peşine takıp sürükleyecek bir hayal, bir fikir, bir tanrı, bir öykü ya da bir korku nesnesi yaratması oldu. Atalarımız bir ateşin etrafında, bu var olduğunu görmedikleri ancak kendisine topluluktaki her bir birey tarafından atfedilenler kadar özelliği olan kurgularını paylaştılar ve bir arada kalmayı sürdürebildiler… Böylece sadece dış dünyayı değil, iç dünyayı da keşfettiler; sadece grubun devamını sürdürebilecek normları değil, inanmayı, sakinleşmeyi, savaşmayı ve içsel olarak bütünlüklü kalabilmeyi kolaylaştıran ruhsal yasaları da yavaş yavaş oluşturmaya başladılar.

Kurgusal dil bize konuşularak uzlaşılacak bir temelin ötesinde olanaklar sundu; konuşmadan, sadece hayalini kurarak ya da düşlemleyerek üzerinde mutabık olunabilecek bir varoluş ve dünya… Bu da insanlık tarihi içinde dönüşümler geçirdi; önce genel kurallar, ardından hikaye ve ritüeller onları takiben mitler, tanrılar, şeytanlar; sonrasında daha büyük toplulukları bir arada tutabilmek için dinler ve modern dünyada da fikirlere evrildi. 

Modern dünya insanlarına fikirlere inanmak yetmedi; onlar arkaik kökenlerinin içsel ihtiyaçlarına, düşlerin verdiği güce geri dönmenin açlığını çekmeye başladılar; çünkü fikirler zihinsel bir boşluğu doldurabiliyordu ancak ruhsal bir ihtiyacı doyurmuyordu… Bireyselleşme adı altında büyüyen modern insanlar, kalabalıklar içinde kendi mitlerinin peşine düştüler. Ancak buna yardımcı olacak hikaye anlatıcıları ve şamanlar kalmamış, ruh sağlığı çalışanları ise bunu anlayamamıştı. Artık ateşin başında toplanmak yoktu, güvenli alanlar sınırlanmıştı. Ve insanoğlu kendisi ile konuşabilmenin bir yolunu aradı; insanın kendini kendine anlatmasının bir aracı olarak sinema doğdu.

Şimdi insana yeni ve kendisiyle ilgili hikayeler anlatma zamanıydı. Önce yeniden ateşin başına geçmek gerekiyordu; beyaz perde bunun yerini tutar mıydı? Ya şaman, anlatıcı; hikayeyi yazan, yöneten yeni şamanlar olabilirdi. Ve oyuncular; ateşin başına toplanmış kalabalıkların sadece düşleyerek, hayal ederek görebildiklerini, birer vücuda taşıyabilir, performe edecek yeni imgeler, idoller yaratmak mümkün olabilirdi. Geriye sadece hikayeler kalmıştı; insanın arkaik açlığını doyurup onları bir araya getirecek ama modern zamanın gerekliliklerine göre “bireysel bir düşü” uyandıracak hikayeler… Hikayeleri bulmak çok kolay oldu; arkaik ve antik kurgusal dilin ürünlerini modern psikoloji biliminin süzgecinden geçirip, teknolojinin tüm imkanlarıyla harmanladıkları zaman yeni şamanlar, insanlığa kendi hikayelerini anlatmaya başladı.

Önce sadece görüntüler vardı; düş zamanını hatırlamak kolay oldu. İzleyici kendi gerçeğini kolaylıkla sahneye yerleştirebildi. Sonra sesler geldi; görüntülere eşlik eden sözlerle duygulanım yaratmak mümkün kılındı. Ve renklenirken filmler düşlerimiz de renklendi; ortak düşleri aynı renklerde görmek daha fazla insanı bir araya getirdi. Zaman içinde tıpkı kurgusal dilin ürünlerinin dönüşümü gibi, sinemada işlenen konular ve onların işlenme biçimleri de değişti ve her zaman kendisine bunları ilgiyle takip eden izleyiciler buldu. Ateşin başından agoralara, tiyatro sahnelerinden ibadethanelere giderken izlediğimiz yolun sonunda sinema salonlarına ulaştık.

Hikaye çağlar boyu bize anlatılan bizim kendi hikayemizden başkası değildi. Aynı arkaik ihtiyaçlarla modern toplumlarda davranmamızın öğretildiği gibi davranıyoruz. Bizimle konuşan kitaplar, vaizler, fikirler ve idollerimizin anlattıkları, bilinçdışımızdaki evrimsel “kayıp parçamızın”, “eksiğimizin” yerini tutmuyor. Birlikte düş görmeye ve düşlere inanmaya hala ihtiyacımız var ve kolektif bilinç dışımız bizi sinemaya, filmlere yönlendirmeye devam ediyor. Bizimle konuşanın filmler olduğunu düşünüyoruz, tıpkı rüyalarımız gibi. Ancak konuşulan bir dil ve bir dilin konuşulma biçimi olarak sinema, bize kendimizle konuşmamız için bir alan açıyor. Filmler bizimle konuşmuyor; kendi içsel dilimiz her sinema yapıtı yoluyla kendimizle bir kere daha konuşmamızı sağlıyor.

Sinema salonlarına ihtiyaç duymadığımız bu günlerde, bize kendimizi anlatan filmlere evlerimizdeki televizyonlardan, cep telefonlarımızdan ulaşabiliyoruz artık. Bu yine de kendimizle konuşma çabamızda bulunmamızı engellemiyor. Belki beyaz perde ateşin başında toplanma gücünü biraz yitirdi; ancak onun yerine insan kendine yeni toplanma alanları buldu. Günümüzde sinema ve yapıtları hala gücünü koruyan yeni mitolojiler ve hikayeler üretmeye devam ediyor. Bununla birlikte felsefe, sosyoloji ve en önemlisi psikoloji biliminin katkıları çerçevesinde psikoterapi merkezlerindeki film yorumlama çalışmalarında, felsefe ve sosyoloji gruplarının tartışma odalarında, teknolojinin sunduğu olanaklar çerçevesinde bazen hiç yerinden kıpırdamadan sohbet alanları, forumlar ve gruplarda bu hikayeleri yaşıyor, tartışıyor. Modern zamanın “ateşi” olan ekranlarda bir araya gelme ihtiyacını karşılayıp, yeni mitolojiler olan filmler yoluyla hala kendimizle konuşuyoruz.

                                                                                                                      Beyhan ÖZPAR

Kaynaklar:

Dr. Yuval Noah Harari, İnsanlığın Kısa Tarihi Ders Notları; Kudüs İbrani Üniversitesi, 2014

Ömer Tecimer, Sinema: Modern Mitoloji; Plan B Yayınlar, 2008

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Kömür Hakkında Bildiğimiz Her Şey…


 
 
Okullarda sosyal bilgiler öğretimi istatistiki verilerin karşılaştırılması ve güncellenmesi dışında genellikle belirlenmiş standart bir müfredat üzerinden yapılır. Ortaokul ve lise kademelerinde sosyal bilgiler dersleri farklı dallarda ele alınır. Bu dallardan coğrafya, en az tarih kadar milli kaygılarla kurgulanmıştır; dünya coğrafyası ile ilgili sınırlı bilgimize rağmen ülkemizin “milli kaynaklarının” tanıtılması için coğrafya dersi önemli bir araç olarak karşımıza çıkar. Amaç her ders ve disiplinde olduğu gibi farkındalık yaratmaktır. Ancak bu farkındalığın özel bir adresi var mıdır? Bu derslerle neyin farkındalığının kazanılması temel hedeftir?

 
Hepimiz ve hatta şimdiki ortaokul ve lise öğrencileri, beşeri coğrafya dersi hakkında pek çok şey öğreniriz. Hatta öğrendiklerimiz o kadar kıymetlidir ki sınavlarda sorulur; bizler de hatırlamak için ezberler yaparız – yapardık, yapmaya devam ediyoruz-. Benim en çok hatırladığım beşeri coğrafya konuları grafik okumalarımızın zorunlu olduğu, ne nerede yetişir, ne nerede çıkar sorularına cevap verdiklerimiz oldu. Mesela “kömür” bu derslerden birinin konusuydu ve biz nerede çıktığı, ne kadar üretildiği vs. gibi pek çok şey öğrendik. Hatta kömürün ne olduğunu da bu dersler kapsamında öğrendik. “Kömür, yüksek yanma gücüne sahip bir fosil yakıttır.” Burada önemli vurguların bunun bir yakıt olduğu, Türkiye’de madenlerde çıkarıldığı, önemli bir milli kaynak olduğu ve tabii ki fazla kullanımında hava kirliliğine neden olduğu üzerine yapıldığını hatırlıyorum. Bu bağlamda kömürün en büyük zararı sadece “hava kirliliğine neden olmasıydı”.


Şimdi paylaşacağım bilgiler Vikipedia ve Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü’nün sitelerinden alındı.

“Kömür, katmanlı tortul çökellerin arasında bulunan katı, koyu renkli ve karbon bakımından zengin kayaçtır. Kömür (taşkömürü) torkugillerden oluşur.

Dünyanın çoğu bölgesinde bulunan kömüre, yerin yüzeye yakın bölümlerinde ya da çeşitli derinliklerde rastlanır. Kömür çok miktarda organik kökenli maddenin kısmi ayrışması ve kimyasal dönüşüme uğraması sonucunda oluşan birçok madde içerir. Bu oluşum sürecine kömürleşme denir. (Vikipedia)”

“Tüm Dünyada Günlük Hayatta Kömür Niçin Önemlidir?

Kömür Dünyada en yaşlı bir şekilde bulunan, güvenilir aynı zamanda düşük maliyetlerle elde edilebilen temiz bir fosil yakıtıdır.

Yaygın: Kömür Dünya'da 50 den fazla ülkede üretilmektedir. Kömür rezervleri diğer fosil yakıtlar gibi (petrol ve doğalgaz) Dünya'nın belli bir bölümünde değil fakattüm dünyada yaygın bir şekilde bulunmaktadır.

Emniyetli: Kömür kullanımı, depolaması ve nakliyesi açısından en emniyetli fosil yakıttır.

Güvenilir: Endüstriyel ve diğer alanlarda elektrik enerjisinin rekabetçi fiyatlarla ve güvenilir olarak temini açısından, kömürün Dünyada yaygın bir şekilde bulunuşu ve birçok ülke tarafından üretiliyor oluşu tedarikte güvenirliliği sağlamaktadır.

Temiz: Temiz Kömür Teknolojileri kullanılarak günümüzde kömür tüm dünyada doğayı doğayı kirletmeden kullanılmaktadır.

Ucuz: Elektrik Enerjisi Üretiminde ucuz ve rekabetçi bir yakıt olması nedeniyle Dünya elektrik üretiminin yaklaşık % 40 ' ı kömürden karşılanmaktadır. (MTA Genel Müdürlüğü Maden Analizleri ve Teknolojisi Dairesi – Ankara)”

Şimdi başa saralım… Bugün, daha önce birçok defa yaşadığımız kömür madeni kazalarından birini daha yaşıyoruz. Defalarca, onlarca insanın ölümü ile sonuçlanan bir maden kazası, bu defa toplu katliam olarak yaşandı ve ülkece yüzlerce canın yasını tutuyoruz.

 
Yukarıda ben önce hatırladıklarımı paylaştım, ardından hala okullarda kömür ile ilgili öğretilenlerin kaynağından gelen bilgilere değinmeye çalıştım. Yani biz okullarda hala kömürün YAYGIN, EMNİYETLİ, GÜVENİLİR, TEMİZ ve UCUZ oluşunu öğretmeye devam ediyoruz. Evet, kömürün kendi doğası hakkında yanlış bilgilendirilmiyoruz ancak kesinlikle eksik bilgilendiriyoruz, bilgilendiriliyoruz. İşin gerçek beşeri ve insani kısmına odaklanmak hiç aklımıza gelmiyor. Hala bu süper yakıtın ki bize emniyetli, güvenilir ve ucuz olarak öğrettiler ve öğretmeye de devam ediyorlar, insan hayatına değen kısmı ile ilgili bilgi vermiyoruz. Bu konu hakkında çocukların ve gençlerin düşünmesinin önüne geçtiğimiz gibi, hala yöneldiğimiz şey beşere ekonomik olarak katkısı…

 
Gelin tartışalım; kömür madde olarak emniyetli olabilir, insan hayatına değdiği yerde bu emniyet nasıl ortaya çıkıyor? Bu emniyet gerçek ve güvence altına alınmış mı yoksa sadece yakıtın doğası ile mi sınırlı? Bu yakıta ulaşmak için insan hayatı ne kadar emniyet altına alınmış? Tedariki kolay olan ve pek çok alanda kullanılan bu yakıt insan hayatına değer mi? Ucuz olma özelliği neye göre belirleniyor; diğer yakıtlarla karşılaştırıldığında daha az maliyetle çıkarılıyor olmasıyla mı? Elde edilme koşulları düşünülünce maliyetinin ve tüketiciye sunulmasının ucuzluğu, insan hayatı ile kıyaslanabilir mi? Kömür, çıkarıldığı yerler ve çıkarılma koşulları düşünülünce, madende çalışarak bu kaynağa ulaşmamızı sağlayan bir madenci için ne kadar güvenilir?

 
Kuru bilgi yerine tartışma ve düşünmeye teşvik edelim diye bir daha soralım; kömür insan hayatına değdiği yerde hem çıkaran hem de tüketen için gerçekten ne kadar güvenilir, emniyetli ve ucuz? Ve neden okullarda hala biz, bizlere verilmiş ezber bilgiler yerine insan hayatına değen gerçek konuları tartışmamayı sürdürüyoruz?


İşin ekonomik boyutu tartışmaya açılabilir. Ülke ekonomisine olan katkısı ve etkisi gözden geçirilebilir. Gerçekten ekonomik büyümeye mi yoksa işletmecilerin ceplerinin büyümesine mi hizmet ettiği yeniden değerlendirilebilir. Bu ekonomik büyümeye katkı üzerinden, ülke halkının ve hatta özellikle bu sektörde çalışan işçilerin ekonomik olarak nerede oldukları araştırılabilir. Her şeye en baştan, başkaları tarafından bizim için belirlenmiş çerçevenin dışına çıkıp tekrar bakılabilir.


Bu noktada yine değerler eğitimi ve etik tartışırken buluyoruz kendimizi. Okullar eğitim ve öğretim kurumlarıdırlar. İş, diğer okullardan farklı bir modelle yapıyorum bunu, çocukları sınava harika hazırlıyorum, çok sosyal çocuklar yetiştiriyorum ve hepsinin bir sosyal başarısı var ya da hepsi enstrüman çalabiliyor çok yetenekliler bakın gibi bir yere doğru gidiyorsa o zaman biz okullarda hala sadece öğretim yapıyoruz diyebiliriz.


Eğitim yapmaya ne zaman başlarız? Eğitim yapmaya, soru sormaya, sorulan sorular için cevap aramaları yönünde çocukları cesaretlendirmeye ve buldukları cevapları büyük ve açık bir yürekle kucaklamaya başladığımız zaman başlarız. Bir ortamı sadece bilgi ve kavram düzeyinde ne öğrendiklerinden çıkarıp ruha, yüreğe, insanlığa değen ne edindiklerine baktığımız zaman eğitim yapmaya başlarız. Eğitimi, “bir yöne doğru eğmek”  olarak algılamaktan çıkıp, bir çocuğun nereye doğru eğilmek istediğine hatta eğilmek isteyip istemediğine bakarak yapabiliriz. Bu, çocukların içinde varsa “kötü” ve “yaramaz” şeyler, onları ortadan kaldırıp yerine bizim istediklerimizi doldurarak değil, onların gerçekliklerini anlayıp, gerçekliği sorgulamalarına olanak tanıyarak yapabileceğimiz bir şeydir. Bir çocuğa insan olmanın ne kadar kıymetli bir şey olduğunu yaşatamıyorsak, onları bu kıymetli şeyin yararına düşünmeye yönlendiremeyiz. Eğitim ancak her şeye doğasının kıymetini anlayıp, bunu o şeylere de yaşatarak yapılabilir. İnsana insan olduğu, tabiata tabiat olduğu için değer vermediğimizde bunun önemli ve anlamlı olduğunu çocuklara, gençlere nasıl anlatabiliriz?

 

Şimdi ülkemiz, okullarda öğretilmeyen bir insanlık dersinin sınavına girdi. Kömür hakkında bildiğimiz her şey maalesef bu sınavı geçmeye yeterli olmayacak gibi. Gerekli olan bilgiler ise ya özümüzden bir yerlerden fırlayıp çıkacak ya da bir sonraki sınavda kalmamak için okullarda artık sadece öğretim yapmaktan vazgeçip, eğitim yapmaya başlayacağız.

 

 

Beyhan ÖZPAR

Psikolojik Danışman