Anne/Baba Olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anne/Baba Olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2016 Pazar

“Kevin Hakkında Konuşmalıyız”: Sıradışı, Acayip Bir Film

Kuşaklararası Yansıtmalar ve Sosyo-Kültürel Etkilerin arasında kalan “Kötü Çocuklara” İlişkin Bazı Düşünceler...
Rossella Valdre / Çeviren: Beyhan ÖZPAR

Giriş

Bazı çocuklarda doğuştan agresyon denilen, özellikle ‘tiranik formda agresyon’ olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da görünenin dışında, bazı anne-çocuk ilişkilerinin “ölümü doğrudan onaylayan” bilinçdışı bir ölüm ve nefret iletişimine neden olduğunu iddia edebilir miyiz (Meotti, 1997)?  Ve sosyo-kültürel faktörleri ergen bir katilin değerlendirilmesinde ne boyutta bir rolü vardır?
Bu sorular, İskoç yönetmen Lynne Ramsey’in rahatsız edici ve bana göre dokunaklı olan, Lionel Shriver’in aynı adlı romanından uyarlanan “Kevin Hakkında Konuşmalıyız”(2011) filmi sonrasında ortaya çıkan sorular...   Film, Lionel Shriver’ın en başarılı ve pek çok dile çevrilmiş olan romanına, protagonist Eva’nın (filmde Tilda Swinton tarafından canlandırılan) kocası Franklin’e yazdığı hayali mektuplar halinde bölümlenmiş yapısının, Eva’nın protagonist ve anlatıcı olduğu bir hikâyeye dönüştürülmesi gibi merkezi bir değişim dışında büyük ölçüde sadık kalmıştır. Film Eva’nın oğlu Kevin’ı hapishanede ziyaret etmesi ile başlar, sayısız ileri geri hareketler ve flash-backler ile hikâye devam eder.

Hikâye planı basittir: Kevin (6-8 yaşları arası üç oyuncu tarafından, ergenliği ise Ezra Miller tarafından canlandırılan) Birleşik Devletler’e göç etmiş parlak bir Ermeni olan Eva Khatchadourian ile Amerikalı Franklin (John C. Riley) arasındaki evlilikten doğar. Ebeveynleri tarafından en azından bilinç düzeyinde istenen çocuk olan Kevin, fazlasıyla zor, reddedici, son derece karmaşık ve özellikle annesine karşı şiddet doludur. Sonrasında, henüz 16 yaşındayken okul arkadaşlarına ve hayatındaki önemli figürlere okulun spor salonunda bir katliam ile sonuçlanacak şekilde saldırır; 9 arkadaşının yanı sıra kardeşini ve babasını da öldürür.

Hüküm giyer ve önce çocuk ardından yetişkin hapishanesinde hapsedilir. Kevin sadece annesinin ziyaretini kabul eder; bu görüşmeler acı verici ve kederli geçer, bu da protagonistin anılarını yeniden yapılandırmasını ve hikâyenin protagonistin sesinden ve anılarından ortaya çıkmasına neden olur.

İlk bakışta göze çarpan şey, kitabın son derece sıra dışı ve acayip içeriğinin (New York Times tarafından ürkütücü derecede dürüst olarak tanımlanan) bir annenin koşulsuz sevgisi, çocukların doğal iyiliği ya da en azından hoşluğu, agresif ya da kural tanımaz olsalar da doğuştan gelen güzellikleri gibi sıradan sinema klişelerini altüst etmiş oluşudur. Kevin klişenin aksine küçük bir çocuk olduğundan beri hırçın, şefkat duygusu göstermeyen memnuniyetsiz bir çocuktur; akıl almaz derecede kötü ve muhaliftir, sanki çocuk yüzünü  bir çeşit ‘kötülüğün erken gelişmiş maskesine’ dönüştürmüş kötü bir ruh tarafından ele geçirilmiş, neredeyse bakmanın fazlasıyla katlanılmaz olduğu yüz ekşitmeler ve surat ifadeleri ile bozulmuştur.

İzleyici, büyük bir hasar ve kayıpla gelen yalnızlık ve sürgün edilmenin toplum tarafından kendisine dayatıldığı, reddedilmiş bir anneliği deneyimleyen Eva’nın bakış açısı ile empati kurması için yönlendirilir. Burada,  filmlerde çocuğa karşı bağlanan sıradan duygusal kayıtlar dâhiyane bir şekilde tersine döner ve tekrar gözden geçirilir. “Kevin Hakkında Konuşmalıyız” izleyiciler ve psikanalistler olarak bizi gelecekte ergen katiller olan  ‘kötü çocuklar’ hakkında, ön yargısız ve hiçbir şeyi kesin olarak ele almadan konuşmaya odaklar.

Hem filmi hem de kitabı birlikte ele aldığım bu çalışmada, filmin bende uyandırdığı bazı fikirleri dört açıdan değerlendirerek yansıtmaya çalışacağım: kısa ve mutlaka tamamlanmamış bir psikanalitik ek içinde agresyon, travmanın kuşaklararası bilinçdışı aktarımı, son katliam (Perşembe), anneliğin idealizasyonu ve ambivalansın  inkârında modern kültürün rolü.

Kevin’in Dönemleri: Gerçek Bir ‘Kötü’ Hakkında Konuşabilir miyiz?

Kitapta Eva’nın “Kevin iki hafta geç geldi”, diyen sözlerini okuruz, “o karşılaştığım en meraksız çocuktu. Kimseyi görmüyordum ve nadiren dışarı çıkıyordum; çünkü Kevin’in kudurmaları dışarıda toplumsal olarak kabul görmüyordu”(s. 112). “Kevin’ın sessizliği, zulmedici bir niteliğe sahipti (....), hareketsizdi ... oyun oynamıyordu.”(s. 115). Küçük Kevin öfkeli bir şekilde her şeye muhaliftir; televizyonu, her türlü oyunu her türlü yemeği reddeder. (‘Kevin, kurabiye ister misin?’ ‘Kurabiyelerden nefret ederim.’). Eva’nın düşmanlıkla dolmak içinmiş gibi algıladığı sonu olmayan sessizliklere çekilir Kevin ve Eva’nın adını söylemeyi reddeder. (‘Kevin, ‘anne’ der misin?. . .beklenen cevap  ‘hayır’dır). Kevin ebeveynlerinin mahrem anlarını bozan, yürüyüşleri bölen ve dışarıya çıkmayı imkansızlaştıran, bakıcılarının kaçmasına neden olan,  suskunluk (çocuk doktoru sonradan vazgeçilmiş bir hipotez olarak onun otistik olduğunu düşünmesine neden olan) ve görünürde bir gerekçesi olmayan sonu gelmeyen ağlamalar ve bağırmalar (nyeeeeee, nyeeeeee, nyeeeeeeeee......)  arasında gidip gelir.

Restoranlarda çocuk Kevin, diğer çocukların sandalyelerini parçalar, yemeklerini daha tadına bile bakmadan ellerinin arasında ezerek ürkütücü kırmızı pürelere çevirir (kırmızı rengin film boyunca sıklıkla sembolik bir şekilde ortaya çıktığını hatırlamak gerekir). Okula başladığında öğretmenler onun diğer çocuklara karşı endişe verici agresif davranışları hakkında toplantılar düzenler. Kevin evde hiçbir şeye ilgi göstermez, Eva’nın onu yönlendirmek için yaptığı tüm girişimler hüsranla sonuçlanır; Eva için değerli olan şeylere zarar verir ve her teklif ya da talebe boş bir ‘Hayır, bundan hoşlanmadım, değiştir’ ile cevap verir.

Kevin’in gelişimi “nefrete sadakat” diyebileceğim inatçı bir tutarlılıkla ilerler. Neredeyse sanki Kevin’in bir an bile vazgeçmeyeceği ve onu finaldeki katliama sürükleyen içsel olarak yıkıcı bir projesi varmış gibidir. Çocuğun tiksindiriciliğe karşı aşağılayıcı yüz ekşitmelerini (filmlerde çok ender karşımıza çıkan aşırı memnuniyetsiz çocuklardan birini hatırlayın), sekiz yaşında boş bakışları (annesi romanda ‘Kevin benim için, tam bir muamma olmaya devam ediyor.’ Demektedir.) ardından da izleyicinin bir felaketin an meselesi olduğunu hissetmesine neden olan ergen olarak etrafında olup biteni küçümseyerek izliyormuş gibi soğuk ve gizemli görünüşü takip eder. Gerilim filmin başından beri çok yüksektir (film Eva’nın her şeyin kanla kaplandığını gördüğü bir kabusla açılır); izleyiciler bu tür bir nefret ikliminde çok uzun hayatta kalınamayacağını, bir şeylerin olacağını bilir.

Eva kendine sorar “Bebeklerin daha sıfır saatinde duyguları var mıdır?” Ben olduğuna inanıyorum.”

Burada agresyona ilişkin geniş psikanalitik teorilerde yer alan detaylara girmeyeceğim; onun yerine Freud’un ilk olarak agresyonu içgüdüsel bir dürtü (Freud 1905) ve ardından bunun otonom bir ölüm dürtüsü olarak kendini ortaya koyduğunu, özünde doğuştan ve azaltılamaz bir içgüdü olarak ele aldığını kısaca kendime hatırlatacağım (1920). Uygarlığın Huzursuzluğu kitabında Freud karamsarlıkla sonlandırırken en ufak şüphesi yoktur: “İnsan nazik, sevgi arzulayan, eğer saldırıya uğrarsa basitçe kendini koruyan dost canlısı bir yaratık değildir; onun yerine doğuştan getirdiği içgüdülerinin bir parçası olarak,  agresyona ilişkin güçlü bir arzusu olduğu hesaba katılmalıdır.“(s. 24).

Akabinde, Melanie Klein (1957), Freud’un açtığı yolu takip ederek çocuğun psişik gelişiminde bir yandan erken süperego formasyonuna katkı sağlayan, diğer taraftan dışarıdan yönlendirilen ilkel sadistik dürtülere gönderme yaparken haklı görünmektedir; bu ilkel sadistik dürtüler, engellenme ve çevresel eksikliklerden kaynaklanabilecek olan ancak özünde bağımsız ve doğuştan olan gerçek bir öz yıkıcılığı şekillendirir.

Bilindiği gibi birbirini takip eden gelişimler çevrenin ve annesel empati yoksunluğunun rolünü adım adım öncelikli hale getirir (Winnicott 1971; Kohut 1971,1977; Bion 1962), ardıl psişik yapıların şekillenmesinde ilk aynalama ilişkilerindeki başarısızlık görülür (Ferruta, 2010). Bebek araştırmaları alanında saldırganlığın (agresifliğin) kendi içinde otonom olarak sonlanmayan ve onun yerine saldırganlığın geri çekilme ve karşıt olma (her ikisi de Kevin’da mevcuttur) yoluyla güçlüklerle yüzleşebilme işlevleri de olan karmaşık bir sistem içine yerleştiren Lichtenberg’in (1989) orjinal konumuna dikkat çekmek isterim. Bu aynı zamanda Bergeret’in teorileştirmesindeki; “temel” ve her insanda yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olarak tanımladığı doğal gerçek bir şiddeti ayrımlaştırmasındaki durumdur. Yaşam içgüdüsünün ve kendini korumanın içsel bir parçası olan gerçek şiddetin, saldırganlığın içinde kendini gösteren sadizm ve nefret gibi erotize edilmiş parçaları ile hiç ilgisi yoktur.

Özetle, bugün rolü boşaltılan otonom bir saldırgan içgüdünün ve ölüm dürtüsünün varlığı pek çok yazar tarafından, saldırganlığın bakım verenin etkisinin yetersizliğine karşı uyum sağlamayı kolaylaştırıcı bir tepki olduğu şeklinde yeniden düşünülmüştür. Ancak, her birimizin doğa ve çevre arasındaki karmaşık, özel ve tamamıyla kişisel etkileşimden meydana geldiğimize inanıyorum; biri ya da diğeri bazen gizemli bir şekilde daha baskın olabilir.

Kevin’in annesinin kendisiyle bir çocuk olarak ilgilenmesine izin verdiği bir kaç günlük hastalığında çocuk,  tek bir tutku ve tek bir arzu nesnesi şekillendirir: Robin Hood ve en çok sevdiği etkinliğe dönüşen okçuluk. Bu zenginden alıp fakire veren bir anti-kahraman ile özdeşleşme midir? Ok, içeri girerek öldüren ve narsisistik bir kırılganlığı telafi eden tüm güçlü bir fallusun sembolü müdür? Bu yoksul/zavallı olan ile ya da ödünlemeye ihtiyaç duyanla özdeşleşme midir? Bu biricik oyun örneği bile, bir ölüm enstrümanına dönüşecektir; Kevin katliamı bir yay ile gerçekleştirerek neredeyse kendi içinde iyi bir nesne taşımasının imkânsızlığını ifade edip, onun yerine her şeyin yıkıma hizmet ettiğini gösterir gibidir.

Görünen o ki Kevin’ın birincil çevresi anlamlı olabilecek bir engellenme ya da yoksunlukla işaretlenmemiştir. Hatta modern bir aile ortamı sunulmaktadır: bir arada görünen, iyi durumda ve eğitimli bir çift, kaçınılmaz ikilemler ve anneliğe ilişkin korkuları (‘bir çocuk sahibi olmaktan dehşet duyuyordum.’ diye anlatır Eva, acı dolu sonradan[1] yeniden yapılandırmasında) saymazsak istenen bir ilk çocuk. Eva ve Kevin arasında arabulucu olmaya çalışan, ancak oğlunun yaptığı her şiddet eylemine bir bahane bulup onu ‘affeden’ ılımlı bir baba görürüz. Burada, babanın ‘üçüncü’ olma ve ikili anne-çocuk ilişkisini ayırma rolünü yerine getirmediğini görürüz. Ancak bu ciddi bir travma olduğunu göstermez. O zaman eğer bir travma varsa, bu ne çeşit bir travmadır?

Bilinçdışının Kuşaklararası Aktarımı: Eva’dan Kevin’a

Böylece ‘Kevin Hakkında Konuşmalıyız’ ile ilgili düşüncelerimin kalbine geldik. Kaes (1993) kuşakların arasında; “bir gereklilik ya da yerinden edilemeyen psişik bir zorunluluğun etkisi altındaymış gibi tanımlanabilecek aktarılmaya itilen bir çeşit fenomen... Aktarım/aktarılan görülme ihtiyacındadır ve asıl öznenin içinde tutulamaz ve korunamaz.” bir psişik yaşamın var olduğunu yazar. Bu bilinçdışı aktarım, “aktarım sadece kayıp/eksik olandan değil, aynı zamanda meydana gelmemiş  olandan, temsil edilende ve açıklamalarda mevcut olmayandan da düzenlenmeye başlanan” olumsuz karakteri ile tanımlanır ve psişe, “kapsüle edilmiş, birleştirilmiş ve cansız” kalmaya zorlanan “dönüştürülemeyen nesneleri” aktarır (s.. 23–29). Faimberg ve Kaes’in (1993) klasik çalışmalarının ardından konu hakkında diğer kıymetli detayları da okuruz (Odgen 1997; Herzog 1991, 2004, 2005; Bohleber,2007).

Ancak kuşaklararası bilinçdışı aktarım bizi neden ilgilendirir? Eva ve Kevin arasındaki anne çocuk ilişkisi gebelikteki ilk bilinçdışı fantezilerde ya da belki daha öncesinde mi şekillenmiştir? Burada Eva’nın hikâyesine bakmak için bir adım geri gitmeliyiz (Franklin hakkında ise daha az bilgimiz vardır). Eva bir Ermeni göçmendir ve onun mükemmel dâhil olmuş görüntüsünün altında, kendini bir şekilde farklı, yabancı ve evsiz hissedişi hiç sonlanmaz. Gerçek bir Amerikalı ile evliliğine (‘Bir Amerikalı ile evlendim.’), Birleşik Devletler’e gelmesine gıpta edildiğine vurgu yapar, ancak bunlar bir şekilde yalnızlık ve farklı olma duygularının yarattığı boşluğu doldurmaya yetmez ve katliamdan sonra kötü anne, dışlanmış ve topluluk tarafından reddedilen biri olmasıyla onaylanmaya duyduğu ihtiyaç tekrar ortaya çıkar. Filmde ve detaylı olarak kitapta, Eva’nın diğer komşularından ve etrafındakilerden kültürel zevkleri ve alışkanlıkları (Franklin onu ‘radikal çıtır’, tipik bir Avrupalı olarak adlandırır ve onun kırmızı şarap aşkına ya da banliyö yerine Tribeca’yı tercih etmesine katlanamaz), tarzı ve dünyayı algılayışı bakımından farklı olduğunu hissederiz. Bu yabancılaşma duygusu çiftin, Kevin’ın doğumundan sonra Manhattan ‘dan banliyöye taşınma kararı aldıklarında artar; bu karar daha sonra göreceğimiz üzere, Franklin’in ısrarlarına rağmen Eva’nın iyi bir ailenin nerede ve nasıl yaşayacağına dair konformist Amerikan alışkanlıklarına ulaşmak için duyduğu arzu ve topluluğa daha fazla ait hissedebilmek için taşıdığı ancak kendi ihtiyaçlarını da engellediği bir umuda ulaşmak için alınır.

Eva sadece bir ‘göçmen’ değildir, kendi babası da dâhil arkadaşlarının ve kendi milliyetinden olan bir buçuk milyon Ermeni’nin Türkler tarafından öldürüldüğü savaşta evini terk etmek üzere zorlanmıştır. Eva kendi içinde de bir katliam, bir kan banyosu taşır: tıpkı Kevin’ın gerçekleştireceği gibi. Herzog (2005): “Bir çocuğun zihni ebeveynlerinin gerçeğini ve neye karşı savaşmaları gerektiğini yansıtır şekilde gelişir. Sindirilmeden ve dönüştürülmeden kalanlar, sıklıkla yeni bir eyleme döküşün doğurgan malzemesi haline gelir.” diye yazar. Dahası, “travmanın aktarılması ve acı veren travma benliğin (self) yapısını zayıflatır, saldırganlığı düzenleme kapasitesini bozar ve çocuğun rol oynayabileceği şeyler haline gelir.” der. Herzog şunu da ekler: “eski bir deyiş şöyle der, bir kişi ancak bir çocuğun mutsuz olduğu kadar mutlu olabilir.” (s. 538–561).

Arjantinli ve Alman yazarlardan başka pek çok yazar da, hayatta kalanın yas tutmasını imkânsız hale getiren soykırım ve felaketler gibi ciddi kolektif travmalar ile bu travmalara ait zihinde bölünmüş ve sessiz şekilde kalan, günlük yaşamda eyleme döküldüğünde ya da analizde ortaya çıkabilecek, bütünlükten uzak, temel parçaları birbirini izleyen kuşaklara bilinçdışı aktarımı (Bleger, 1962) arasındaki ilişki hakkında çalışmalar yazmıştır. Bohleber, gelecek kuşakların daha önce gerçekleşememiş yası detaylandırmasını ve sonradan da olsa üzerinde çalışmasını gerektiren “geçmişin kolonileşmesi” hakkında konuşur (Bohleber, 2007); Kevin’ın katliamından sonra Eva’nın, kendi içinde ve Kevin ile, Franklin’e yazdığı hayali mektuplar vasıtasıyla (filmde flash-backler yoluyla) bu çalışmayı ortaya koyduğunu görürüz.

Ermeni Katliamı, “20 yy da travmatik olarak ayırt edici olan, insanların maruz kaldığı ve acı çektiği yok edici ve uç deneyimlerden” (Bohleber, 2007, s. 330)  biri olarak görülebilir. Bu iletimin sonuçlarının pek çok faktöre bağlı olduğu kesinlikle varsayılabilir, ancak travmanın yoğunluğu ile alıcı nesne olarak ben’in gücü ve olgunluk düzeyi bunların başındadır. Yani kendimizi habis bir döngünün içinde buluruz; travma zayıf bir “ben”de daha fazla olur, ancak bu öylesine bilinçdışı bir iletimdir ki benlik (self) yapılanmasını bozar ve agresyonun dönüştürülmesini ya da oyunu kullanmayı etkisiz hale getirir. Gerçekte Kevin,  bir çocuk olarak hiç oyun oynayamamaktadır, şiddet göstermediği zamanlarda kayıtısız/duygusuz kalır. Seneler boyunca cinayet işleme fantezisi kurduğunda, diğerlerini incittiğinde (çocuklar ve kız kardeşi gibi), insanları küçük düşürdüğünde (kendisini baştan çıkardığı gerekçesiyle itham ettiği öğretmeni gibi) ve eşyalara zarar verdiğinde (Eva’nın çalışması gibi) etkinleşen ve enerji dolan bir ergene dönüşür. Ona hayat ve heyecan veren tek şey zalimlik gibi görünmektedir.

Bu noktada Ogden’in (1997) sapkın kişinin ilk sahneyi içinde, steril ve ölü olarak bilinçdışında taşıyan bir özne olduğu, bunun da kişinin kaçınılmaz olarak yaşamsız ve “kaybedecek bir şey yok”  olarak hissetmesine dönüştüğü şeklindeki hipotezini aydınlatıcı buluyorum: yaşama dönmesinin tek yolu, şiddetin ve sapkınlığın heyecanıdır. Francesconi (2009) ile birlikte ele alındığında bu bilinçdışı yapılanmanın bir ergenin katil olmasını anlamamıza yardımcı olabileceğine inanıyorum. Ogden’de şunu okuruz:

“Bu tip sapkın bir bireyde bir çeşit içsel ölülük, var olmakla ilgili bir eksiklik deneyimlenir; aynı anda da, yaşamın sadece anne babanın birleşmesinde (cinsel ya da cinsel olmayan) bulunduğu ve yaşamı ‘elde etmenin’ tek yolunun, dışlandığı ve yaşamsız bırakıldığı bu birleşmenin (yaşamın kaynağı) içine girmek olduğu şeklinde son derece sağlamca basitleştirilmiş savunmacı fanteziler geliştirirler….  Bireyler, ebeveynsel birleşmenin (kelimenin en geniş anlamıyla) boş bir etkinlik olduğunu düşlemler/deneyimler ve ilk sahnenin yaşamsızlığının da kendi içsel ölülüklerinin kaynağı olduğunu hayal ederler.  Burada tartışılan türden bir sapkında karakteristik olan, hissedilen boşluğun zorlantılı erotize edilişidir… Bu erotizasyon ile ortaya çıkan coşku kişinin insansı canlılığının ikamesi olarak kullanılır. (Ogden, 1997, s. 99–100).

Gelecekteki katil ergen sadece “ateşe yakın uçtuğunda”, tehlikeye yol açtığında ve kendisini riskli durumlara soktuğunda, yani “bireyin psikolojik yaşamı bir şekilde zaten kayıp (hatta daha çok hiç olmamış) olduğu için” kaybedecek bir şeyi olmadığını hissettiğinde canlı hisseder. Ve işte “ ölü olarak deneyimlenen ilk sahneden yaşamı çıkarmanın sonsuz ve faydasız bir çabası” karşımızdadır (s. 100). Kevin ve Eva arasındaki yoğun ve ilkel ilişkide, karmaşık pek çok faktör rol oynar: bir katliamdan çıkmış ve onu yaşamış bir bireyin, kuşaklararası bilinçdışı travması bebekte bilinçdışı verimsiz birincil ölüm sahnesi fantezisini yaratır.  Franklin’in de anne çocuk ikilisinin arasına girerek çocuğun kendini ayırmasına olanak veren, gelişimin belli bir noktasında “üçüncü” olabilmesindeki etkisizliğiyle,  zayıf bir baba olarak rolünü vurgulamak önemlidir. Kevin ile bu ayrışma sadece olmuş görünmektedir. Franklin’in sevecen ve müşfik bir baba olduğu kesindir ancak Kevin’ın agresifliğiyle her zaman bir mazeret bularak, inceden gizli bir anlaşma içindedir. Franklin Eva’ya bağlıdır, aynı zamanda onun kültürel olarak çok farklı, çok öteki gördüğümüz kişiliğine ve geçmişine karşı düşmancadır. Aslında Kevin’a daha sonra silahı olan yay ve okları, Franklin’in Kevin’in agresyonunu kapsamaktaki beceriksizliğini temsil eder şekilde, oğluna “agresyonu” veren, hayatının geri kalanı boyunca eline koyan da Franklin’dir. Meottis’ler (1997) anneyi 'ölüm'ü –hem fiziksel hem de ruhsal anlamda ölümü- doğrudan çocuğunun içine koymasına zorlayabilen, agresyonu ikili ilişkinin dışına, bir üçüncüye aktarmanın olanaksızlığından bahseder.

Travma ruhsal yaşamda kendini tekrar etmekle yazgılıdır: Eva anne babasının arasında hiç sevgi görmemesine (‘Annemin babamı öptüğünü hiç görmedim. Görmeyi dilerdim.’) rağmen ve Kevin’in doğumuyla sonlanan cinsel birleşmesi sırasında bir tehlike duygusuna kapılır (Farnklin’e ‘dikkatli ol, tehlikeli olabilir’ der). Nihayetinde Eva bir kız çocuğunu sevebilir, bu birkaç yıl sonra Celia ile tatmin olan arzusudur. Sanki “Biz, bizden önce gelen başkalarının arzularından oluşuruz ”dur (Kaes, 1993). Kevin, filmde merkezi olarak genç Kevin’ın “bir şeye alışmış olman ondan hoşlandığın anlamına gelmez, sen bana alıştın” sözleri ile vurgulanan çatışmalı ve hayal kırıklığı yaşatan bir annesel arzu ile karşılaşır. Kevin’ın doğumundan sonra kısa süreli yaşadığı doğum sonrası depresyonu (kitapta filme göre daha iyi anlatılmıştır), acıyı ve ambivalansı[2] ifade etmek için ne çevre ne de çift tarafından toparlanmıştır, sonuçta bir girişimin semptomatik ifadesine dönüşmüştür. 

Katliam  (Perşembe)

Katliam tüm detayları ile ve büyük bir özenle hazırlanmıştır. Celia (daha önceki bir saldırısında ciddi bir şekilde gözünden yaraladığı) ve babasının icabına baktıktan sonra, Kevin yayı ile silahlanarak, okulun spor salonunda dokuz okul arkadaşını öldürmüştür. “Bir Katliam Sahnesi” diye yazar gazeteler ve toplumun tüm üyeleri ve belki de tüm ülkenin düşünceleri Denver’daki Columbine katliamına döner.  Celia’nın öldürülmesi sürpriz değildir: kardeş rekabetinin üstünde ve ötesinde, Kevin anaokulundan itibaren tüm çocuklardan nefret etmiştir, lisede de tüm okul arkadaşlarından nefret etmektedir. Seçtiği dokuz çocuğun ortak özellikleri var gibi görünür: bir çeşit kusurlarının olması ya da bir şekilde mükemmel olmamalarına rağmen her biri herhangi bir erdeminden ötürü okuldan ödül almışlardır. Bir hapishane görüşmesinde Kevin Eva’ya ‘Onlardan hoşlanmıyordum’ der iğrenerek, ‘Sinirlerime dokunuyorlardı’. ‘Sen kimseden hoşlanmazsın’ olur Eva’nın yanıtı (s. 240).

Kevin, babası, Celia ve okul arkadaşlarından kurtularak kimi, neyi öldürür? Benliğin en zayıf halkası, kusurlu ve eksik olarak hissedilir ve diğerlerine yansıtılır; böylece tahammül edilmez ölçüde kusurlu olana dönüşen ötekiler ortadan kaldırılırsa, kendi eksiklerini ve mükemmel olmayışını da ortadan kaldırdığı şeklinde kendini avutabilir mi?  Annesi ile özel ilişkisinde, diğer tüm çocuklar, kardeşi, babası gibi küçümsenen ve haset edilen nesneler olan,  muhtemel rakiplerinden kurtulma girişiminde mi bulunmuştur? Aynı zamanda Kevin, Ogden’in bahsettiği, telafi edilemeyecek şekilde kayıp olarak hissedilen bir çeşit canlılık ilüzyonunun,  erotize edilmiş tatminini aramaktadır.  Bana göre  Kevin, olağanüstü düzeydeki boşluk duygusunun farkındaydı (‘Ne kişiliği?’ diye cevap verir, onun kişiliğinden bahseden Eva’ya).  

Hapishane ziyaretlerinin son sahnelerinde Eva tekrar, ikaz eden sadistik olayların sayısız anısına döner:  diğer çocuklara karşı ciddi saldırıları, nesneleri tahrip edişi, oyun oynamayı reddedişi, muhalif kayıtsızlığı, Celia’nın gözüne verdiği zarar, öğretmenine verdiği hasar…. Sanki katliam tamamen öngörülebilir ve kaçınılmazdır.
​​
Böylece katliamın derin dinamikleriyle beraber, taşıdığı ciddi narsisistik kırılganlıklarını telafi eden büyüklenmeci benliğin zaferini görürüz (Kevin şunu der gibidir: Ben kusurlu ve zayıf bir benliğe sahip değilim, elimde güçlü-yay-fallusumu tutuyorum.). Ancak bu –bana göre önemli bir nokta olan- , annesine sadece tümüyle kendisinin sahip olmasına olan mutlak ihtiyacıyla birleşir. Anne ve çocuk sonuçta yalnız kalır,  dünya sahnesinde ikisi de yalnızdır, her ikisi de sırları ve kopmaz bağlarının tutsağıdır - hapishane ziyaretlerinin son sahneleri, gerçeğe yol almalarının olasılığının nihayet başladığını kuvvetli bir biçimde çağrıştır. Kevin sonunda en çok  istediğine, annesine ulaşır.

‘Narsisistik kırılganlık’ olarak anılan öznenin belli bir formdaki nesneye ihtiyaç duyduğuna ilişkin ilginç bir çalışmada Kapsambelis (2011),  öznenin ihtiyaç duyduğu kötü nesne, aynı zamanda belli özellikleri ve zenginlikleri elinde tutan bir nesne olarak değerlendirir; nesne iyi niteliklerini kaybetmemiştir, ancak özneyi reddetmiştir. Böylece, böylesine bir nesneyle karşılaşınca özne kıskanç ve öfkeli bir tutum sergiler, genelde bir nesnenin bu şekilde düşünülmesi tutulmamış bir söz olduğunun duygusuna dayanır (s. 1107).

Öfke, kıskançlık ve intikam ihtiyacı daha sonra nesnenin reddedildiği, nesnenin kötü oluşunu onaylayan habis bir döngü oluşturur. Ancak derindeki ihtiyaç, “onarım” ihtiyacıdır.

Filmde, sessiz ziyaretlerin akabinde geçekleşen birlikte olma ve samimi bir anlama girişiminin olduğu son ziyarette Eva ve Kevin arasındaki nihai diyalog, sonuç bölümünde de göreceğimiz gibi Kevin’da, Eva’da ve ikisinin ilişkisinde,  bu onarım olasılığının bir işaretini verir.

Modern Kültürde Anneliğin İdealizasyonu ve Ambivalansın Yadsınması

Sonuçta, kendimize kültürün rolü nedir, sosyal etkiler ne kadar hesaba katılmalıdır ve bunların etkisi nedir diye sormalıyız. Pek çok ergen gibi, Kevin da belli bir imaj tapınmasının (“nasıl görünüyorsan öylesindir” bunlardan biridir) kurbanıdır ve bu tip bir kültürel güdü “mükemmel olmayanın katliamı”na katkı sağlayabilir.

Annelik üzerindeki sosyo kültürel baskılar kitapta da filmde de açığa çıkar. Fransız düşünür Elisabeth Badinter’ın (2010) yazdığı gibi, batılı toplumlarda en azından son yirmi senedir kadının rolünde, sanki kadın bir çeşit paradoksal gereksinimin içinde kilitlenmekle yükümlüymüş gibi temel bir gerileme görürüz: bir yanda tüm alanlarda (hem işte hem de hayatının diğer alanlarında) kendini gerçekleştirmek, diğer yanda mükemmel bir anne olmak… Badinter buna ilişkin geçerli bir okuma sunar: tek çocuğun sayıca üstünlüğü, sıklıkla yaşamın ilerleyen yıllarında sahip olunması, anneliği öne çıkarması, sanki arzulanan çocuk olmamıştır – seçilmiştir. Bu seçim bir paradoksa işaret eder, kadın doğurmayı seçtiği çocuğa karşı daha fazla görevi olduğunu bilinçdışı olarak hisseder, şöyle der gibidir: seçtiğime göre, şimdi başarısız olamam, kusurlu/eksik olamam. Seçim kendini gerçekleştirme projesinin bir parçasıdır ve her gebelikte, her doğumda var olan bir fizyolojik ambivalansın inkârı olarak sonuçlanan bunaltıcı bir sorumluluk verir. Bu “hayali aura” (s. 16)  ile örtülü olarak, medya ve toplumun talepleri ile bombalanan annelik, bir kadın için kendini cezalandırma ve kendine saldırmak şeklinde acı dolu bir deneyime dönüşür.  Gerçekten de Eva, Tribeca’daki sevgili dairesinden nefret ettiği bir eve (‘Bu evden nefret ettim.’), kendisini farklı ve düşmanca hissettiği bir sosyal topluluğa taşınmak için vazgeçmiş ancak bunu “çocuğun iyiliği için” kabul etmiştir. Çocuğa karşı ambivalans bu erken dönem işaretleri kocası, doktorlar ve toplumun belirgin ihtilafından oluşan birlik tarafından çoğunlukla inkâr edilmiştir. Anneliğin idealizasyonunun diğer tarafında bun benzer bir çocuğun idealizasyonu olduğunu düşünüyorum: mükemmel anne, kendisi de mükemmel olan ‘tahminen iyi’ çocuğa uygun olmalıdır. İnsan hayatındaki her duygunun ambivalansının inkârı için her türlü çabayı gerçekleştiren modern kültürde, Eva ve Kevin da anne-çocuk ilişkisinin kendisini içinde bulacağı karşılıklı tuzağın sembollerini temsil eder.  “Anneye özgü olanın yücelmesinin kutlanması” (Badinter, s. 52) – ve bebeğe özgü olanı yüceltmeyi de ekleyebilirim – sıklıkla post modern adam ve kadınları, çoğunluğunu bu idealizasyona uymaya çalışan kadınların oluşturduğu ve kendi içsel dünyalarının karmaşıklığı ile iç içe geçen, suçluluk ve yetersizlik duygularını azdıran kolektifin baskılayıcı talepleriyle karşılaşmalarında yalnız bırakır.

Winnicott, analistin kendi duygularının sahiciliğinin ve bazen hastalarına karşı hissedebilecekleri nefretin farkında olmasına ilişkin ihtiyacı akıllıca vurgular (1949);  aynı şekilde bir anne de “ hiçbir şey yapmadan bebeğinden nefret etmeyi tolere edebilmelidir…  Anne ile ilgili en dikkat çekici şey, onun bebeği tarafından incitilmesi ve bundan ne kadar nefret etse de bunu çocuğa ödetmeme ve nihayetinde gelebilecek ya da gelmeyecek ödüller için bekleyebilme becerisidir” (s. 73). Bazı hastalarla gerçekten de çocuğunun doğmasını bekleyen ya da yeni doğan çocuğunun karşısındaki bir anne durumunda kalırız ve bu anne “bebeği ondan nefret etmeden önce ondan nefret eden ve bebeği, annesinin kendisinden nefret ettiğini bilmeyen” annedir (s. 72). Bazı psikotik hastalarla olduğu gibi, Kevin da annesinin “nesnel nefretini” duyma ihtiyacındadır, böylece kendisine yönelik nesnel bir sevginin var olduğuna, gerçek duyguların var olduğuna inanabilir: sadece nefret edildiği duygusunun deneyimlenmesinden sonra sevildiğine inanabilir. Sadece bu şekilde Kevin Eva’nın kendisini sevdiği gerçeğine inanabilir (‘bir şeye alışmış olman, onu sevdiğin anlamına gelmez; sen bana alıştın’).  Tüm filmi Kevin’ın annesinin nefretini, bir gün sevilebileceğine inanmak için kışkırtma girişimleri olarak okuyabiliriz.  

Bu ambivalans ve nefreti fark etmek, bunu çok derinlerinde her zaman hissetmiş olsa bile,  Eva için zorlu bir yoldur. Çift değerliği inkâr etme ve bunu özellikle annelikle ilgili her şeyde (“kendi oğullarından ‘hoşlanmayan’ annelerden hoşlanmayız”) inkâr etme eğilimi olan modern kültürde, sosyal koşulların da bir rolü vardır: idealize edilmiş bir “her şeyiyle iyi anne” fantezisi,  bugün “yeterince iyi anne”nin yerine geçmiştir. 

Sonuçta, söylediğimiz gibi, gerçeğin parçaları görünür olmaya başlar. Korunmuş ve sonda ele alınmış hapishane itiraflarında, Eva sabırla, “gelebilecek ya da gelmeyecek ödülün” (Winnicott, s. 72) beklentisi olmadan, gerçek duyguların tanınması için, Kevin’a karşı hissettiği ve daha fazla tolere  edilemeyecek olan “nesnel nefretini” fark edebilmesi için bir süreç elde eder. Olası otantikliğe bu erişim Kevin’ın büyüklenmeci fikirlerinin evreninin dağıldığı son sahnede ipuçlarını verir. Anlaşılan Kevin’da da Eva’nın deneyimine paralel bir durum oluşmuştur:



“On bir kişiyi öldürdün. Kocamı. Kızımı. Gözlerime bak ve nedenini söyle…”

“Bildiğimi düşünüyordum, şimdi emin değilim.”

“Teşekkür ederim.”





[Açıklamalar]
[1](ç.n.) Yazar “sonradanlık/sonradan” anlamına ulaşmak için ”apres-coup” terimini kullanmıştır. Psikanalitik literatürde bu terim ilk olarak “Nachträglichkeit” olan Almanca bir terim olarak karşımıza çıkar ve anlamsal olarak (1) geçmişin şimdiden bakılarak anlamlandırılması, (2) geçmişteki deneyimlerin şimdinin anlamını belirlemesi gibi çift yönlü bir ifade olarak tanımlanabilir. Fransızca olan “apres-coup” terimi ise geçmişin şimdiden bakılarak anlamlandırılması şeklinde tek yönlü bir ifadedir. Metnin akışına göre, Fransızca tanımlamanın kullanılmasının daha uygun olacağı düşünülmektedir. • Terimin Almanca, Fransızca ve İngilizce açıklamalarına ilişkin detaylı bilgi için Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2011 içinde, Gerhard Dahl’ın “Benlik Örgütlenmesinin Gelişiminde Nachträglichkeit’ın İki Zaman Yöneyi: Kavramın Adı Konulmamış Travma ve Kaygıların Simgeleştirilmesi Açısından Önemi” adlı makalesi okunabilir.

[2] (ç.n.) Orijinal metinde “ambivalence” kelimesi kullanılmaktadır. Kelime Türkçe’de ‘ikircikli’ olarak kullanılmakla beraber tam anlamı karşılamadığı, tam karşılığın ‘çift değerli’ ya da ‘iki uçlu’ olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte ‘ambivalans’ kelimesi Türkçe metinlerde de kullanıldığı ve özellikle psikanaliz okumaları yapanlarca sıkça karşılaşılan bir kavram olduğu düşünüldüğünden çeviride aslına sadık kalınacak ve ‘ambivalans’ kelimesi kullanılacaktır.  

Kaynakça
Bandinter E (2010). Le conflit, la femme et la mere. Paris: Flammarion.
Bergeret J (1994). La violence et la vie. Paris: Payot et Rivages.
Bion WR (1962). Learning from experience. London: Heinemann.
Bleger J (1962). Simbiosis y ambiguedad: estudio psicoanalitico (Symbiosis and ambiguity, a psychoanalytic study. New York: Routledge, 2012)
Bohleber W (2007). Remembrance, trauma and collective memory. Int J Psychoanal 88:329–352.
Ferruta A (2010). Continuita e discontinuita nel narcisimo sano e patologico, presented at the Milan Center of Psychoanalysis
Francesconi M. (2009). Adolescenti: cultura del rischio ed etica dei limiti. Franco Angeli: Milano.
Freud S (1905). Three essays on the theory of sexuality. SE 4 Freud S (1920). Beyond the pleasure principle. SE 9
Freud S (1929). Civilisation and its discontents. SE 10.
Herzog JM (2005). Los Degradados: out, down, dead: Transmitted and inflicted trauma as encountered in the analysis of a 6-year-old girl. Int. J. Psychoanal 86:291–310.
Lichtemberg JD (1989). Psychoanalysis and motivation. Hillsdale, NJ
Kaes R (1993). Trasmission de la vie psychique entre les generations. Paris: Dunot.
Kapsambelis V (2001). La ‘fragilite narcissique’, une clinique contemporaine. Rev Franc de Psychoan 4:1097–1112.
Klein M (1957). Envy and gratitude. London: Tavistock.
Kohut H (1971). The analysis of the Self. New York, NY: International UP.
Kohut H (1977). The restoration of the Self. New York, NY: International UP.
Meotti A e F. (1997). Da una generazione all’altra: scissione e integrazione nel campo multi generazionale, presented at the Milan Center of Psychoanalisis
Ogden T (1997). Reverie and interpretation. Sensing something human. Jason Aronson Inc.
Winnicott D (1949). Hate in the countertransference. Int J Psychoanal 30:69–74.
Winnicott D (1971). Playing and reality. London: Routledge.

Orijinal Metin: VALDRE, Rossella; “We need to talk about Kevin”: an unusual, unconventional film - Some reflections on ‘bad boys’, between transgenerational projections and socio-cultural influences (The International Journal of Psychoanalysis, Int J Psychoanal (2014) 95:149–159 / doi: 10.1111/1745-8315.12188)

5 Kasım 2015 Perşembe

"Ölmek ne demek?" - Zor Konular Hakkında Konuşabilmek...


Hayat pek çok anlamda bizi bazı fırsatlar ve zorluklarla sınar. Özellikle çocuklarla beraberken her an beklenmedik bir şeye açık olmak gerekir; ancak bu her şeyi kontrol etmeye çalıştığımız ya da hazır olmadığımız için, pek çok kere ertelediğimiz konular söz konusu olduğunda bir yetişkin olarak bizim için oldukça zorlayıcıdır. Cinsellik, toplumsal felaketler, geniş ölçekli yıkımlara neden olan doğal afetler ve tabii ki ölüm bunlar içinde yetişkinlerin genellikle en çok kaçındıkları konular olur. Oysa çocuklar gelişimlerinin ve öğrenmelerinin çok önemli bir parçası olarak merak ederler ve sorular sorarlar. Sordukları sorulara da mutlaka cevap beklerler.

Yetişkinler olarak bizler yaşam sürelerimiz içinde pek çok deneyimle karşılaşırız. Zihinsel ve duygusal dünyamız bu süre içinde karşılaştığımız tüm bu deneyimlerin kaydını tutar ve tepkilerimiz bu çerçevede oluşur. Zor konularda bizler de pek çok şey yaşamışızdır; yeterince cevaplanmamış sorularımız, güvendiğimiz yetişkinlerin baş edemediklerini gördüğümüz konular ve olaylar, çok sevdiğimiz birinden duyduğumuz ve hayatımızı etkileyen bir açıklama veya söz bu tepkiler için zemin oluşturur. Bunların üzerine bir de kişisel bir deneyim eklenince oluşturduğumuz bu tepkiler, konuşmaktan özellikle kaçındığımız konulara dönüşürler. Bu konular içinde en çok kaçındığımız ise genellikle “ölüm” olur; çünkü bir şekilde hepimiz buna tanık olmuşuzdur ve daha da önemlisi bunun hepimizin başına gelecek bir gerçek olduğunu biliriz. Bununla baş etme ya da edememe şeklimiz ise genellikle diğer insanlarla ilişkilerimizde arka planda varlığını hissettirir ve ilişkilerimizi etkiler.

Çocukların ne kadar meraklı olduğunu biliriz; özellikle birlikte yaşadıkları yetişkinlerin, çok sevdikleri ebeveynlerin kaçındıkları özel bir konu varsa o konuda daha fazla meraklı olduklarına mutlaka şahit olmuşuzdur. Ancak bizim hazır olmadığımız konular, özellikle ölüm ve cinsellik gibi konular çocukların gelişimlerinin bir parçası olarak, kaçınıp kaçınmadığımız fark etmeksizin çocukların gündemine girer. “Hep mutlu olmalarını” dilediğimiz çocuklarımızın cinsellikle ilgili sorularını göğüslemek genellikle daha kolay olur, çünkü bunu gelişimlerinin bir parçası olarak kabul etmek daha kolaydır. Ölüm söz konusu olduğunda ise bununla karşılaşmalarını istemez, görmezden gelir ya da yok sayar, gelişimlerinin bir bölümünde bununla ilgili soru soracaklarını düşünmeyiz. Dolayısıyla da genellikle bu konuyu bir kayıpla karşılaşmadan açmaz, hatta böyle zamanlarda da kaçınır, nasıl cevap vereceğimizi bilemez ve mümkünse saklamayı yeğleriz. Ancak unuttuğumuz şey iyi cevaplanmamış bir sorunun, zihni meşgul eden tam açıklanmamış bir konunun, sonrasında yanlış algılara, korkulara, hatalı öğrenmelere ve duygusal sıkıntılara yol açacağıdır.

Ölüm sevimli bir konu değildir; kimse ölüm hakkında konuşmak istemez. Konuşmak şöyle dursun düşünmek bile istemeyiz. Yine de geciktirmeye, yok saymaya, sevdiklerimizi bundan korumaya çalışsak da yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğunu biliriz. Bu bilgi tam yerini dolduramadıkları boşluklar oluşturur ve çocukların da ilgisini çeker. Ne olduğunu bilmek isterler; çünkü ölümü doğa içinde görmüş ve deneyimlemişlerdir; kulak misafiri oldukları bir sohbette, bir çizgi filmde ya da yaşamlarının bir yerinde duymuşlar ve görmüşlerdir. Dolayısıyla bu konuda soru sormaları kaçınılmazdır. Peki, biz yetişkinler hiç sevmediğimiz bu konu gündeme geldiğinde neyi, nasıl yapmalıyız?

Ölüm hakkında konuşmanız, aslında zamanını beklemeniz ve eğer gelirse cevaplayacağınız gereken bir konu olmadığını söyleyerek başlamak gerekir söze. Ölüm konusu bir eğitim meselesidir aslında; gündelik hayatın ve tüm varlıkların bir başlangıcı, bir yaşam süreci ve sonu vardır nihayetinde. Dolayısıyla bu konu “araya sıkıştırılmamalı”, görmezden gelinmemeli, geçiştirilmemelidir. Nasıl ki gelişimlerinin her aşaması hakkında bilgi sahibi olmak ve çocukları da haberdar etmekten kaçınmıyorsak, ölümün de varlığını yok saymamalı ve zorunda kaldığımız için cevapladığımız bir konuya dönüştürmemeliyiz.

Bu noktada asıl önemli olan genellikle sizin ölümle ilgili deneyimleriniz ve nasıl hissettiğinizdir. Ölüm pek çok kültür tarafından farklı algılanır; batılı toplumlar bundan kaçınmanın ve çocukları bununla karşılaştırmamanın peşindeyken doğulu toplumlar bundan kaçınmaz, hayatın önemli bir parçası olarak kabul eder ve çocuklarını da yaşları kaç olursa olsun bu süreçten haberdar ederler, sürece tanık kılarlar. Kendinizi düşünün; siz ölümle ilgili ne hissediyorsunuz? Neler yaşadınız ve bunların üzerinizde nasıl etkileri oldu? Çocuklarınızın size benzer bir algı ve deneyimleri olsun ister misiniz? Peki, bunu bu konudan kaçınarak mı yoksa yaşlarına uygun bir dil kullanarak, yeteri kadar bilgi sunarak mı yapacağınızı düşünüyorsunuz?

Ölümü aslında doğal yaşam döngüsünün bir parçası ve “normal” bir durum olarak ele almak kolay değildir; ama aslında ölüm, doğum gibi yaşamı tamamlayan “normal” olan bir parçadır. Bunu anormal hale getiren genellikle bu konuya bağladığımız ya da çevremizde ölenlere karşı duyduğumuz hislerdir. Hislerin yanlışı yoktur; sizin için bunu konuşmak üzücüyse ve zorsa, bu inkar edilemez bir gerçektir. Ancak her zaman söylediğimiz gibi, çocuklar karşılarında çok zor konular karşısında bile yıkılmayan, güçlü kalan, baş etmeye çalışan yetişkinler isterler. Dolayısıyla konu ölümü konuşmak olduğunda hislerinizden arınmış bir şekilde orada durmanızı değil, hislerinizle baş edebilir şekilde onun katlanabileceği kadar bilgi vermenizi beklerler. Bunun en kolay yolu da hayatınızda ölümle ya da ölüme ilişkin sorularla, kaçınılmaz olarak karşılaşmadan önce bir eğitim sürecinin özel bir parçası olarak konuyu ele almaktır.

Konuyu yaşam döngüsünün bir parçası olarak düşündüğünüzde, özellikle iki ile altı yaş arasındaki çocuklar için aslında çok önemli bir deneyim ve öğrenme olanağı da sunarsınız. Çünkü hayatın kendisi ve doğa size bunu açıklamanız için benzersiz fırsatlar ve olanaklar sunar. Tıpkı doğmalarının, büyümelerinin, yemek yemelerinin, uyumalarının, yürümelerinin ve oynamalarının yaşam döngülerinin parçası oluşu gibi sevdikleri hayvanların, bahçedeki ağacın, saksıdaki çiçeğin ve hatta eşyalarının da birer yaşam döngüsü vardır. Doğalar, yaşar ve bir süreçten geçerler ve sonra yavaş yavaş, bazı parçalarının kullanılmaz olmasıyla başlayan bir süreç içinde işlevlerini kaybederek/yaşlanarak ölürler. Bunu siz böyle kabul edip, çocuğunuzun da böyle deneyimlemesine olanak verdiğinizde sordukları soruları sakince karşılamak ve cevap vermek daha kolay olur. Çocukların da ölümü korkutucu ve kaçınılması gereken bir durum gibi algılamalarının önüne geçebilme gücünüz artar.

Ölümle ilgili olarak bir çocuğun kabul edebileceği bilgi yaşına göre değişir. Ancak yine de dikkat edilmesi gereken hassas noktalar vardır. Örneğin ölüm hastalıkla ilişkilendirilirse çocuklar için hasta olmak kabusa dönüşebilir; çünkü onlar için hasta olmak soğuk algınlığı, grip ya da öksürükle eşdeğerdir ve evde kaldığı, ilaç alarak iyileştiği zamanları işaret eder. Sizin hasta oluşunuz da baş edilemez başka bir kaygıya neden olabilir. Uyku ile eşleştirildiğinde uyku sorunlarına kapı aralamış olursunuz, sadece yaşlılıkla açıklarsanız çocukların zaman kavramı bizimkinden farklı olduğu için anlamayabilirler; yaşlanmak ya da sizin yaşlanmanızı istemezler, yaşlı insanlardan kaçınabilirler. "Yıldızlara, çok uzağa ya da cennete gitti" dediğiniz zaman “beni niye almadı?” ya da "ne zaman dönecek?" sorularına da hazır olmanız gerekir. Birini “kaybetmek” olarak açıklarsanız, onu bulmak için ne yaptığınızı, ne zaman aramaya başlayacağınızı ya da onu nasıl kaybettiğinizi sorgulamaya başlarlar... Bu kadar değişken varsa ne demek gerekir o zaman?

Ölümü bir çocuk için kabul edilebilir ve baş edilebilir kılmanın yolları vardır. Bunların ilki doğru terimlerle anmak, yani “ölüm”, “ölmek” kavramlarına hayatınızda yer vermek ve bu kavramları kullanmaktan kaçınmamaktır. Bundan sonra çok somut ve anlayabilecekleri bir dile dökmek gelir. İki yaşında bir çocuk için "ölen bir kişiyi bir daha göremeyecek olmak anlamına geldiği ve bu kişiyi görememenin de üzücü olabileceğini" bilmek yeterlidir. Üç ve altı yaş arasındaki çocuklara ise, artık canlı olmamak, bedenin çalışmasının durması ve yapmaya alışkın olduğu nefes almak, yürümek, konuşmak, hareket etmek gibi şeyleri yapamayacak ve hissedemeyecek olması gibi daha detaylı açıklamalar yararlı olur. Genellikle “çok yaşlanınca” ölündüğünü ekleyebilirsiniz ancak buna zaman kavramını anlaşılır kılacak bazı ek bilgileri eklemek de yararlı olur; çünkü ardından sizin yaşlanmanıza ve kendisinin yaşlanmasına ilişkin sorular da eşlik eder. Dolayısıyla büyüme yolculuğunda atacağı adımlar olan okula gitme, araba kullanmaya başlama, okulları bitirip işe başlama, evlenme ve çocuk sahibi olma gibi sizin yaşlarınıza geldiği zaman onun büyüyor, sizin ise yaşlanıyor olduğunuz bilgisini eklemek, bunun hızlı olmayan bir süreç olduğunu anlamasını kolaylaştırır ve onu rahatlatır.

Genellikle zihinsel gelişimlerinin bir parçası olarak çocuklar beş ve altı yaşına dek ölümün geri döndürülebilir bir şey olduğunu düşünürler ve ölen kişinin geri geleceğine inanma eğilimindedirler. Daha önce olumsuz duygularını ifade etmek için “öl” ya da “ölmesini isterim” gibi şeyler söylediyseler, her şeyin kendileri öyle istediği için öyle olduğunu düşünme eğiliminde olduklarından – benmerkezci düşünce – ve bir şekilde bunu söyledikleri kişi de ölürse, bundan kendilerini sorumlu tutabilirler. Aynı dönemde çocuklar sihirli düşüncelere sahip oldukları için, sevdikleri kişiyi ölmekten kurtaracak ya da koruyacak güçleri olduğuna da inanabilirler. Aslında bu bile bize çocukların ölüm hakkında zamanında ve doğru bilgilendirilmelerinin ne kadar önemli olduğunu göstermeye yeter de artar.  Beş yaşlarında çocuklar somut olarak düşünebilirler, ölümün geri döndürülemeyen bir şey ve nihai son olduğunu anlayabilirler. Bununla birlikte bütün detaylara hakim olmak isterler ve çok fazla soru sorarlar. Altı yaşında ise artık ölümün herkesin başına gelen, yaşam döngüsünün ayrılmaz bir parçası olduğunu anlarlar.

Tüm bunlara ek olarak ölüm hakkında konuşmaya ancak sorular geldiği zaman başlamaya karar verdiyseniz yine de özenli bir yol izlemeniz önemlidir. Yaşına uygun bir dil kullandığınızdan emin olmak için kısa ve net açıklamalar yapmak işinize yarayabilir. Bir parça açıklama yaptıktan ve kısa bir bilgi verdikten çocuğunuzun bu bilgiyi işlemesi için ona süre vermelisiniz. Bu süre içinde tüm soruları yanıtlanmış hissetmeyecek ve yeni sorularla karşınıza gelecektir. Hem bilgiyi işleyebilmesi için hem yeni sorular oluşturabilmesi için zamana ihtiyacı olacağından sabırlı olmanız önemlidir. Sonuçta sorularla geldiği zaman sorularını anlamaya çalışın; tam olarak neyi merak ettiğini bulmak için siz de ona sorular sorun… Anlamsız ve zorlayıcı sorulara da hazır olun ve bunları sorarken aslında ne öğrenmeye çalıştığını, gerçek ihtiyacının ne olduğunu anlamaya çalışın. Dürüst olun ve bilmediğiniz bir şey varsa bunu açıklıkla söyleyin; araştıracağınızı, öğrenmeye çalışacağınızı bilmek, bu bilinmezlikle sakin bir şekilde baş ettiğinizi görmek, onu kendi bilmedikleriyle baş edebilmesi için cesaretlendirecektir. Ölümden sonrası da dahil olmak üzere pek çok konuda daha bir çok soru gelme ihtimaline hazır olur. Ölümden sonrası için verebileceğiniz bilgi için bir öneri vermek genellikle uzmanlar için zordur çünkü bu inancınızla da ilgili bir konudur. İnancınızın size sunduğu bilgiyi, çocuğunuzun katlanabileceği bir forma sokmanız burada anahtardır.

Son olarak ne olursa olsun bir çocuk için ölümün ayrılmak olduğunu hatırlayın; ölüm onlar için sevdikleri, güvende hissettikleri kişilerden ayrılmak anlamına gelecek ve ne olursa olsun bundan hoşlanmayacaklardır. Ayrılmaktan en çok korktukları kişiler siz ebeveynlerisiniz; çünkü siz onlar için güven, sevgi, korunma ve bakım anlamını taşırsınız. Dolayısıyla ölümü ve ayrılığı bir şaka konusuna ya da tehdide dönüştürmemeniz hem önemlidir hem de gereklidir. Daha önemli bir diğer şey ise onların hayatında, anneleri ve/veya babaları olarak daha çok uzun süreler var olmayı planladığınızı bilmeleridir. Tüm gerçekliği onlarla paylaşırken, bu güvenceyi onlardan esirgememeniz de çok önemlidir.

Sevgiyle,

Beyhan ÖZPAR
Psikolojik Danışman


Yararlanılan Kaynaklar:
Brown-Braun, Betsy – “Neyi, Nasıl Söylemeli? – Aklı Karışmış Ebeveynler İçin Pratik Öneriler”
(2015); Tara Kitap, İstanbul
Goldman, Linda – “Children Also Grieve – Talking About Death and Healing” (2006); Jessica
     Kingsley Publishing, London/Philadelphia
Talwar, Victoria & Harris, Paul & Schleifer, Michael – “Children’s Understanding of Death” (2011)
                            Cambridge University Press, New York


25 Mart 2015 Çarşamba

En Güzel Ödül – Çocuğa Yapabildiklerini Hatırlatmak


Günlük yaşamda çocuklarımızın öğrenmesini beklediğimiz pek çok davranış ve beceriyi sıralamak mümkündür. Ancak çoğunlukla olumsuz ve gelişmemiş olduklarına inandıklarımıza takılarak, olumlu olanı nasıl geliştireceğimizi bilmeyerek ya da bazen çocuklardan yaşlarından ve kendilerinden beklenmeyecek şeyler isteyerek bir karmaşanın içinde kayboluruz. Ödül ve cezanın çok tartışıldığı ve kabul edilmediği günümüzde, övgüler ve onaylamalar da genellikle endişe yaratır. Ancak çocukların becerileri ve olumlu davranışlarını, özellikle olumsuz duyguları yoğun olduğunda ve stres ile baş edemediklerinde pekiştirmenin ve sürekliliğini sağlamanın da bir yolu olmalıdır.

Ödül ve ceza çocuklarda sürekli bir ödül ve ceza beklentisi yarattığı, duyguların da söze dökülüp kabul edilmediği ve hatta bazı durumlarda yok sayıldığı öğrenmelere neden olabilir. Korku ve kaygıyı arttırabileceği gibi sadece ödül almak için çocukların gerçek kendiliklerinden ve onunla gelen zenginliklerinden vazgeçmelerine, sahte bir kendilik geliştirmelerine de neden olabilir.

Onay bağımlılığı ve sahte kendilik geliştirme olasılıkları övgü söz konusu olduğunda da geçerlidir. Hatta bazı durumlarda çocuklarda gerçekçi olmayan bir kendilik algısına ve “şişmiş bir egoya”, “gerçekdışı bir özgüvene” de yol açabilir.  Bu durumlar yanlış, yersiz ve aşırı uygulamalar yoluyla çok sık karşılaştığımız durumlardır. Bununla beraber özellikle “övgü” aşırıya kaçmadığında ve yanlış yapılmadığında zengin bir gelişim ve rahatlama olanağı sunar. Çocuğunuzun becerilerine, mizah anlayışına, azmine ve diğer olumlu özelliklerine ilişkin övgüde bulunma ve memnuniyetinizi gösterme, değişim ve gelişimin sürdürülmesi için harika bir motivasyon kaynağı olur.

Ancak çocuklar genellikle samimi olmayan övgüleri ayırt edebilir ve onların kendilerine ilişkin algılarına uyuşmayan bu övgüleri hızla reddederler. Ayrıca gerçekçi olmayan ya da yersiz övgüler, özellikle hazır olmadığı bir şeyi yapmaya çalıştığında, çocuğun kendine güveninin düşük olmasına ya da yapabileceklerine ilişkin kendisinden gerçekdışı ve yüksek beklenti geliştirmesine neden olabilir. 

İçten ve samimi övgüler öneriyor olsak da, yetişkinler genellikle övgülerine bazı nitelikler ekleme eğiliminde olurlar. Bu türden “nitelikli övgüler” şunlar olabilir:

  • Çok güzel bir resim… Ama sanki gözlerini çizmeyi unutmuşsun..
  • Paylaşmak için ne kadar güzel bir yol… Keşke bunu sabah da yapsaydın, böylece kavga etmemiş olurdunuz…
  • Yardımın için çok teşekkür ederim, neden bunu her defasında söylenmeden/mızırdanmadan yapamıyorsun ki?
  • Arkadaşın üzgün olduğunda ona gerçekten çok iyi destek olduğunu gördüm… Normalde ona hep kızgın olurdun, değil mi?

Benzer olarak genellikle diğerlerinin daha iyi yaptıklarını övmek de çok kolay olur. En iyi dinleyeni ya da en hızlı çalışanı ödüllendirmek de aslında o kişiden “daha az iyi” yapanlar olduğu ve daha sonraki zamanlar için bir beklenti olduğu imasını taşır. Bu da çocuklarda “en iyisi değilsem bu konuda daha fazla çabalamak zorunda değilim” gibi bir vazgeçişe ya da “hep en iyisi olmak için çok ama çok çalışmalıyım” gibi aşırı yıpratıcı rekabetçi bir tutumun gelişmesine neden olabilir. 

Peki, çocuğun uygun şekilde övülebilmesi nasıl olur ve bu mümkün müdür? Aslında yukarıdaki olumsuz örneklerin dışında, denenmiş ve onaylanmış alternatif yöntemler de söz konusudur. Bundan sonraki “övgü” çabalarınızı zenginleştirmek için aşağıdaki önerilerimizi, uygun zaman ve sıklıkta gerçekleştirebilirsiniz.

  • En etkili yöntem, mümkün oldukça, iyi tanımlanmış özelleşmiş ve içten bir övgüde bulunmaktır. “Arkadaşını oyunun kurallarını anlatırken o kadar dikkatle dinlemen gerçekten hoşuma gitti”, “arkadaşın üzgünken ona çok iyi yardımcı olduğunu fark ettim ve arkadaşının bu kadar çabuk sakinleştiğini görünce bunun gerçekte çok işe yaradığını da gördüm”, “ bugün seni endişelendiren düşünceleri fark edip onları kontrol altında tutmak konusunda bir harika bir iş çıkardın” gibi cümleler buna örnek olabilir.
  • Zorlukları kabul etmek ve duygularla empati kurmak da çok etkili olabilir. “Bugün sıranı beklemek senin için çok zor gibi göründü. Eminim paylaşacak bir sürü şahane fikrin vardı. Bu gerçekten senin için çok rahatsız edici olmuştur” gibi.
  • Çocuğunuzun diğerlerine iyi tanımlanmış övgülerde bulunmasına teşvik edebilirsiniz. Diğerlerinin davranışlarını tanımladıkça,  kendi davranışlarındaki ayrıntıları da gözlemleme becerisi gelişebilir. “ Arkadaşının sorunu çözme şeklinde en çok neyi sevdin?” gibi sorular bu alıştırmalar için iyi birer başlangıç olabilir.
  • Çocuğunuzu, kendisini övmesi için cesaretlendirebilirsiniz. Bu şekilde özellikle daha önce zorlandığı konularda gelişim gösterdiğini kendi de fark edebilir. Çocuğunuz yaptığı küçük bir şeyi aktardığında eşlik eden duygusunu bulup çıkarmasını sağlayarak ya da yaptığı şey konusunda detaylar sorarak adım adım bunu öğretebilirsiniz. Mesela genellikle yabancılara karşı temkinli davranan çocuğunuz yeni biriyle tanıştığını söylediğinde, çok ısrarcı olmadan ona bunun kendisini nasıl hissettirdiğini sorarak başlayabilirsiniz. Bir süre sonra sizin yaptığınız övgüleri de gözlemleyerek kurduğu cümleler şuna dönüşebilir; “bugün bahçede başka sınıftan yeni biri ile tanıştım, başta çok zorlandım ama sonrasında gerçekten çok iyi hissettim.”
  • Çok beğendiğiniz özelliklerini dile getirmeniz de çocuğunuz kendilik değerinin artmasına yardımcı olabilir. “Vay canına, bunu nasıl yapacağını nerden biliyorsun?”, gezgenler hakkında bu kadar çok şey bildiğini/ bu kadar sanatsal şeyler yapabildiğini/ bir uçurtma yapabildiğini bilmiyordum. Bunu öğrenmek zor oldu mu?”, “arkadaşın insanların doğum günlerini aklında tutabildiğini söyledi ve bence bu çok etkileyici; bunu nasıl yapabiliyorsun?” gibi detaylandırılmış ve becerilere dönük cümleler çocuğunuzu hem mutlu edecek hem de kendindeki iyi özellikleri fark edebilmesini sağlayacaktır.
  • Sözel övgülerle destek olmak gerekli değildir. Cesaretlendirmek için ya da onaylamak için göz kırpmak ya da gülümsemek gibi, uzaktan da olsa yaptığınız küçük jest ve mimikler de özellikle yaptığı şey konusunda endişeli olan çocuğunuza yardımcı olacaktır. Bu şekilde onları telaşlandırmadan ya da kurtarmak için acele etmeden ne hissettiklerini anladığınızı ve destek olmak için orada bulunduğunuzu göstermiş olursunuz.
  • Çocuğunuzu, günlük rutini içinde ya da belirli bir etkinlik sırasında zorlandığı zamanları konuşabilmesi, bu zamanlarda yaşadıklarını aktarması, işe yarayan stratejileri varsa bunu kullanması ve iyi çözümlediği konuları gündeme getirip görünür kılması için destek olun ve cesaretlendirin.
  • Çocuklar, ebeveynleri ve onlarla uzun süreli ilişki içinde olan yetişkinlerin, kendileri ve hissedip düşündükleri hakkında konuştuklarını duyduklarında mutlu olurlar. Bazı zamanlarda getirdiği fikirleri ya da duyguları hatırlamakta zorluk çekiyor olabilirsiniz, bunları not almaya çalışın. Daha sonra benzer bir durumla karşılaştığınızda kendi sözleri üzerinden onlara geri bildirim verdiğinizde, ya da daha önce söyledikleri hakkında sizin de düşünmüş olduğunuzu fark ettirdiğinizde kendilerini önemli hissedeceklerdir. 
  • Çocuğun özel ve biricik bir birey olarak tarafımızdan değer gördüğünü bilmesi için daha basit yöntemler de vardır. Onunla vakit geçirmekten, konuşmaktan keyif aldığımızı söylemek, yaptığı, yapmadığı, söylediği ya da söylemediği şeyler için değil, sadece kendisi olarak var olduğu için olumlu bir etki yarattığına vurgu yapmanın en basit yoludur.
  • Sık tekrar edilse de, hatırlatmak yarar olan “etiketleme” davranışından kaçınmanız gerçekten çok önemlidir. Bu etiketlemenin dile gelmiş ya da paylaşılmış olması gerekmez, çocuğunuza zihninizde bir etiket koymanız bile ona bakışınızı değiştirir. Örneğin çocuğunuza “utangaç” demek yerine, daha net tanımlamalar yapmaya çalışın. Bu tanımlama şöyle olabilir; “ Şu an ilk defa geldiği bir yer olduğu için çok rahat hissetmiyor ve kendinden pek emin değil gibi. Rahatlamak ve yeni insanlarla tanışmak için biraz zamana ihtiyacı var ama belki yeni tanıştığı kişilere nasıl konuşma başlatacağına dair evde ufak oyunlar oynayarak pratik yapabiliriz.”
  • Bazen çocuklar kendi yetenekleri, becerileri, yapabilirlikleri ve başarılar hakkında fikir sahibi olmakta zorlanabilirler. Çocuğunuzun gelişimi için gelecek ya da öğrenme hedefleri belirlemek yerine çocuğunuzun sahip olduğu becerilerden yola çıkarak başlamak daha iyidir. Çocukların, yeni bir beceriyi öğrenmeye geçmeden ve maalesef biz onlara “tamam bu çok iyi ama hala daha fazlasını yapmalısın” demeden önce, sahip olduklarının farkına varmak ve bunun değerini kutlamak için genellikle çok az zamanları vardır.  Her fırsatta yapabildikleri konusunda farkındalık kazandırarak bunun tadını çıkarmalarına alan açın.

Sonuçta, çocuğunuza değişim ve stres zamanlarında destek olmak, onlara oldukları halleriyle sevgimizi, saygımızı göstermek, değer vermek yoluyla mümkün olur. Bu, hayatlarındaki değişiklikler konusunda kızgın, üzgün ya da kafası karışık hissettiklerinde,  onların duygularına değer verdiğimizi bilmelerini gerektirir.  Becerilerini besleyip büyütmek, onlara hak ettikleri bakımı vermek için gerçekçi ve mutlak övgüler, koşulsuz bir kucak sağlayarak olabilir. Bu ayrıca onların doğal olarak becerebildikleri şeyler hakkında farkındalıklarını arttırarak yaratıcı ve hayal gücü geniş olmalarını da destekler.

 

                                                                                                                   Beyhan ÖZPAR

                                                                                                                Psikolojik Danışman

 

**Kaynak:

Plummer, Deborah M. – “Helping Children to Cope with Change, Stress and Anxiety”

       (2010); Jessica Kingsley Publishers

23 Ocak 2015 Cuma

Bir Kariyer Olarak Annelik – “Profeşşınıl Madıring”


Beden atölyeleri, boyalar ve renklerle tanışma, çocuk dramacılar ve daha birçokları… Şimdilerde çocuklar çok meşguller her an yeni bir atölye ve kurs ile zamanlarını dolduruyoruz, hem de ilk doğdukları andan itibaren. Çocuklardan çok anne babalar yoruluyorlar. Özellikle bu programları takip etmek, ayarlamak, çocukları için uygun olanları seçmek ve getirip götürmek, babalar genellikle çalıştığı ve anneler de “annelik” yapabilmek için kariyerlerini bıraktığı için annelerin yeni işi haline gelmiş durumda. Yeni kariyerleri çocukları olan bir anneler güruhu da artık her yerde karşımızda…

Öncelikle belirmeliyim ki “annelik” (motherhood) kavramı üzerinden bir düşünce egzersizi yapmak istiyorum. Ancak kavram ya da isim olarak kullanılan “annelik” yani Türkçe okunuşuyla “madırhuud” (motherhood) bir olma halini ifade ediyor. Bense bu vesile ile anneliğin yapma haliyle ve bunun modern Türkiye’de yaşanma şekilleriyle ilgili gözlemlerimi ve tabii ki uzun zamandır ebeveynler ve çocuklarla çalışan bir uzman olarak görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Yeni kariyerleri annelik yapmak olan bu anneler topluluğu hakkında, yapma durumunu ifade ederek bir mercek sunmaya çalışıyorum. O yüzden konu başlığını “madırhuud – motherhood” olarak değil, “madıring – mothering” olarak belirlemeyi ve bunu da bu yapma halinin en iyisine ulaşma çabasını ifade etmesi amacıyla “profeşşınıl – professional” ön tanımıyla yapmayı uygun buldum kendimce. Tabi benim merceğim de bana özel; başka mercekler de mutlaka kullanılabilir konuya bakmak için.

Şimdi biraz olmak haliyle “annelikten” (motherhood) bahsederek başlayalım… Bir kadın temelde anne olmayı düşlediği anda gelecek bebeği ile ilişki kurmaya başlar. Bu ilişki sanal/fantezik bir düzlemde gerçekleşir. Bu sayede kadın sadece anne olma fikrine alışmakla kalmaz aynı zamanda gelecek bebeğine ilişkin düşlemler geliştirir. Nasıl bir bebek olacağını, onunla neler yaşayacağını, onunla ilişkisini nasıl düzenleyip sürdüreceğini hayal eder. Genellikle bu süreç erkeğin eşlik etmesi durumlarında daha keyifli ve doyurucu olur. Erkeğin babalık düşlemiyle bu sürece dahil oluşu kadını hem kadın olarak istenir olduğu, hem anne olabilecek kadar kadın olduğu, hem de tüm süreç içinde yalnız kalmayacağına ilişkin güven verir ve mutlu eder. Erkek ya da kadın bu süreci hiç yaşamadığında, hazır olmadıklarını düşündükleri anlarda, süreci ilişkisel ve duygusal olarak birbirlerinden kopuk yaşadıklarında ya da birinin bir şekilde diğerine eşlik etmediği durumlar olabilir.

Sonra gebelik gerçekleşir… Kadın bedeninde tanrısal bir eylem gerçekleşir ve yaratım başlar… Çok mu abartıyorum? Belki de, ama anne olmanın yüceltildiği durumlar mevcuttur ve bu tanımlamayı sıklıkla duyabilirsinizJ Hatta inanılmaz gelebilir ama bu tanımlama kırsalda yaşayan kadınlardan daha çok kentli, eğitimli ve hatta kariyerlerinin belli bir aşamasında olan kadınlardan daha fazla duyabileceğiniz bir cümledir. Kırsalda kadınlar bunun yaşamın doğal bir sonucu olduğunu ve ölüm-yaşam-ölüm döngüsünün bir parçası olduğunu sezgisel olarak bilir ve bilge bir tavırla pek tanımlamadan deneyimler. Peki, kırsalda ya da taşrada yaşayan kadınla kentli kadının tanımlama farkı nerden gelir? Sanırım yazı burada başlıyor…

Kırsal ya da taşra dendiği zaman pek çoğumuzun aklına eğitim, kültür, iş gibi olanakların sınırlı olduğu ve kadının değerinin, işgücü ve yaşama katılımın düşük olduğu yerler, durumlar gelir. Tamamen yanlıştır diyemeyeceğim bir önerme olmakla birlikte eksik olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu önerme kadına ilişkin bakışın “olumsuz” taraflarıyla sınırlı görünüyor. Evet, olanaklar sınırlıdır ancak tüm bu olanaksızlıklara rağmen buradaki kadınlar kendi güçlerinin farkındadırlar ve açık konuşmak gerekir ki biz kentli kadınların bilmediği çok önemli bir bilgiye sahiptirler: doğanın bilgisine, hayatın bilgisine… Anlamakta genellikle güçlük çektiğimiz şey bu bilginin, bu kadınları biz eğitimli kentlilerden daha dayanıklı, daha kendiliğinden, daha az kontrolcü ve buna rağmen daha güçlü olma becerisini bahşetmiş olduğudur. Çünkü kentli, eğitimli, kültürlü kadınlar olarak bizler şunu deneyimlemiş ve şunu öğrenmişizdir: Bilgi güçtür!

Bilgi nasıl bir “güçtür”? Büyük şehirlerde, merkezlerde yaşamak, yaşamak sadece “soluk alıp vermek” eylemi ile sınırlandırıldığında oldukça kolay ve hatta eğlenceli görünür. Ama yaşamanın içine kaliteli ve temiz gıdaya ulaşmak, eğlenme olanaklarından haberdar olup onlara katılım gösterebilmek, temiz ve güvenli bir şekilde barınabilmek, ulaşımı daha az sıkıntıyla deneyimlemek, temiz, kaliteli ve mevsime uygun giyinmek ve tabii ki tüm bunların bilgisine sahip olabilmek gibi “özelleşmiş” bazı bileşenler konulduğunda, kentlerde yaşayan herkes yaşamanın kolay olmadığını bilir. Çünkü bunları yapabilmek için belli bir eğitim gereklidir, bu eğitimin açacağı kapılar olmalıdır, bu hayali kapılardan geçip hayali koltuklara ulaşılmalıdır. Bu hayali/metaforik koltuklara oturmak, bilmekle ve bilgiyi kullanıp kontrol etmekle mümkün olur. Bilgiyle ve bilgiye ulaşan zihnimizle güçleniriz, bu şekilde hedeflerimize ulaşabilir ve hayatı/yaşamayı kontrol edebiliriz…

Tüm bunların gebe kalmak ve çocuk büyütmekle ne ilgisi var? Buradan itibaren karşılaştırmalar yer vermeden devam edeceğim. Çünkü sizlerin bu noktadan sonra karşılaştırmaya ilişkin boşlukları doldurabileceğini ve okuduklarınızı bir yerlerden tanıyor olacağınızı düşünüyorum…

Kentli, eğitimli, kültürlü ve güç sahibi kadınlar olarak bizler gebe kaldığımız anda genellikle tüm annelik düşlemlerimize rağmen bir panik duygusuna kapılarak karşılarız gebeliğimizi… Çünkü o ana kadar uğruna çabaladığımız şeylerin askıya alınması, ertelenmesi ve bir anda kontrolümüzün kaybolması ihtimaliyle karşılaşırız. Kontrolü kaybetmek mi; bu asla bizim başımıza gelemez… Hemen gebeliğimizin sağlıklı oluşuna ilişkin muayeneler, tahliller, beslenme programları yoga ve pilates kursları, kitaplar ve bunu beraber yaşayacağımız bizim gibi güçlü arkadaşlar ararız. Büyük bir kentte bunu bulmak hep çok kolay olur; çünkü büyük bir kentte kimse ne yaptığını bilmiyormuş gibi görünmek istemez.  Hatta bununla yetinmeyebiliriz; gelecek bebeğimiz ile ilgili “anneliğimize” ilişkin kurslara katılıp, psikoterapistlere bile gidebiliriz. Bütün bunlarda ne yanlış var canım? Bunları artık herkes yapıyor…

Bu durum bir soruna mı işaret eder? Aslında yeni “normal” bu olduğu için sorun olduğunu söylemek doğru olmaz. Sonuçta annelik gerçek anlamda bir uğraştır. Ve bu uğraş gebelik ve çocuk düşlemiyle başlayan bir süreçtir. Bu noktada sorun anneliğe ilişkin uğraşlara kapılmak değil, anne olmayı annelik yapmakla karıştırmaktır… Özellikle büyük kariyerlerini, çocukları için, çocukları uğruna terk eden anneler için bunun planlanan, sürdürülen, “check-list” ile kontrol edilen bir ajanda takibine dönüştüğünü görmek, maalesef günümüzün kaçınılmaz bir manzarasına dönüşmüş durumda. Hepsi mi? Tabi ki değil, ama yine üzülerek pek çoğu demek yanlış olmaz.

Uzman Anneler Çağı

Şimdilerde uzmanlaşma çok önemli takdir edersiniz. Ancak bu uzmanlaşma mevzusu odağın “yapmaktan” çok “olmak” gereken durumlarda büyük sorunlara neden olabiliyor. Mesela “bilgelik” bir yapma hali değildir; “bilgelik yapmaya” kalkışınca insan, etrafındakiler onun için “bilgiçlik taslıyor” diye konuşurlar ki bu da “bilge olmaktan” oldukça uzak bir durumdur.

Aynı şey annelik için de geçerlidir diyebiliriz. Annelik doğal bir olma hali gerektirdiğinden çocuğu olmasa da bu olma halinin içinde var olan kadınlara “anaç” dendiğini duyarız. Annelik “olmak” yerine “yapmak” ile vücut bulduğunda ise hem bu annenin çocukları hem kendisi hem de etrafında buna tanıklık edenler için duygusal ve bedensel olarak yıpratıcı bir koşturmacayı izleriz.

Peki “olmak” ile “yapmak” arasında ayırıcı olan ne vardır? Olmak bir elbisenin içinde kendi derinizmiş gibi rahat hissetmektir. Elbisenin renkleri, kesimi, modeli “modaya” ya da “içinde bulunulan duruma” göre uygun karşılanmayabilir, tuhaf görülebilir hatta eleştirilebilir bile. Ama giyen kişi seçiminden son derece memnundur, o elbise ile sonsuz bir güven, rahatlık ve özgürlük hisseder. Nasıl göründüğü ve diğerlerinin bununla ilgili söylediklerinden çok içindeki sese kulak verir.

Yine bilgelik örneği üzerinden açıklamaya çalışayım… Bilge bir kişinin söylemi, görünüşü, varsayımları her zaman anlaşılmayabilir. Hatta tuhaf ve uygunsuz görünebilir. Ama bilge kişi sadece gözlemledikleri ve doğru olması gerektiğini düşündükleri ile hareket etmez. Duyularını, anılarını ve en önemlisi de yüreğini ya da daha az anlaşılan ve zor açıklanan şekliyle “sezgilerini” de kullanır. Karşılaştığı durum ve kişilerin o andaki hallerine ve her şeyin biricikliğine saygı duyar; bir varsayımda ya da çıkarımda bulunuyorsa da bunun sadece o ana, o kişiye özgü olduğunun da farkındadır. Haklı olmanın peşinde değildir, kanıtlama derdine düşmez. Birinin ona “ne kadar bilge” olduğunu söylemesine ihtiyaç duymaz ve aynı zamanda kendi de bu araştırmanın peşine düşmez. Çünkü böyle yaparsa içindeki sesi kaybedeceğinin sezgisine sahiptir. Bir şeyleri yapmaya çalıştıkça bozacağını içten içe hisseder. O yüzden yapmaya ve bolca müdahale etmeye çalışmaz. Olana tüm bedeni, zihni ve ruhuyla, büyük ve her zaman taze kalan bir merakla açılır. Bilge kişi sadece kendini olduğu şeye bırakır. Ve modern insanın en büyük sınavı da bu teslimiyettir.

Yazının ilk paragraflarında modern zamanların bizi ne kadar etkilediğine yeterince değindim sanırım. Özellikle kadınların gücün, rekabetin bu kadar çok olduğu günümüzde uzmanlaşma adına en büyük güçlerinden yani “sezgilerinden” vazgeçmek zorunda kaldığını düşünüyorum. Bu da maalesef onları sürekli bir kontrol etme, düzeltme, doldurma çabasına, bu çabadan kaynaklanan endişe ve yoğun strese, hatta bazen depresyon ve aşırı değersizlik duygusuna; en nihayetinde tekrara zorlayan bir “yapma”, “en iyisini yapma” girdabına sürüklüyor. “Profesyonelleşme”, bir kadını anne olduğunda da durumu bir profesyonel gibi ele almaya zorluyor ve en nihayetinde “amatör ruhla” çok profesyonel işler çıkarmış olan, bizi yetiştiren annelerimizin bilgeliğinden mahrum kalıyoruz.

O kadar profesyoneliz ki daha gebe kalmadan önce çocuğumuz için uygun okulu aramaya başlıyoruz. Nerede okuyacağına, çevresinde kimin bulunmasına istediğimize, nasıl bir hayatı olacağına daha onu düşlerken karar veriyoruz. Sanırım sezgilerine güvenen bir anne ile profesyonel bir anneyi en iyi ayıran şey de bu; biri sadece hayal kurup iyi dileklerde bulunurken diğer bunları çoktan planlayıp gerçekleşmesi için eyleme koymaya başlıyor. Hata asla kabul edilemez olduğu için profesyonel anneler için kontrol listeleri uzadıkça uzuyor; gözden kaçmış küçük bir detay ya da takdiri ilahinin işi gereği bir hata/kaza olduğunda kabul edilemez bir “travmalar” zincirinin başlangıcında buluyorlar kendilerini. Zaten bu kadar kontrol edilen bir düzlemde hatanın sorumlusu asla onlar olmuyorlar; hep bir üçüncü şahıs oluyor suçlu. Dolayısıyla tek pişmanlıkları bu üçüncü şahsı hayatlarına sokmaktan kaynaklı oluyor. Böyle olunca da suçluluk asla duyulmuyor; hatanın kaynağı asla affedilmiyor ve mümkün olduğunca uzaklaştırılıyor. Dünya üzerindeki tüm annelik ritüellerini ve annelik şekillerini bir antropolog, gıdaların besin değerlerini ve ihtiyaç sıralamasındaki yerini bir diyetisyen, okuma-yazma-öğretme-öğrenme ile ilgili teknik ve ilkeleri bir öğretmen, alerjiden beyin hasarlarına kadar olan sağlık yelpazesinde olanları, neler yapılacağını bir doktor ve ruhundaki izleri takip etmek için neyin ruhsal olarak büyüteceğini, neyin engelleyeceğini, neyin travmatik neyin dengeleyici olduğunu bir psikolog gibi; hatta tüm bu uzmanlardan daha iyi biliyorlar. Ve bunu sadece kendi çocukları için değil maalesef tüm çocuklar için biliyorlar. Her şeyin en iyisini, en doğrusunu, en uygun olanını ve modern olanını bireysel farklılık gözetmeden, karşısındakinin buna ihtiyacı olup olmadığına bakmadan, koşulları gözetmeden, kitapta öyle yazıyor diye biliyorlar ve yapılacaklar listesinde hala tik atılmamış yerler bunlar olduğu için yapıyorlar. Uzmanlaşma çağında uzmanlaşamayan çocuklar yetiştirmek istemiyor, sezgileriyle hareket etmeye çalışan herkese acımasız davranıyorlar.

Olma haline teslim olmuş anneler ise etraflarını sarmış bu profesyonellik ağında sadece çocuklarını tanımaya çalışıyorlar ve ihtiyaçlarını anlayıp yapabildikleri kadar bu ihtiyaca yöneliyorlar. Teslim oldukları şeyin kendilerinden büyük olduğunun genellikle farkında oldukları için önce en yakınlarından yardım alıyorlar. Uzman olanlardan görüş ve destek alıyorlar. Eğer bir şeylerin ters gittiğini hissederlerse bunu anlamaya çalışıyorlar. Ama galiba en önemlisi bunu sadece kendi çocukları için yapabiliyorlar ve hata/kaza/yanlışlık karşısında dehşete kapılmayıp bunun üstesinden gelmeye çalışıyorlar. Olanı, olduğu gibi kabul edip yüzlerini ileriye dönüyorlar ve çocuklarına bunu aşabileceklerini, bununla yaşayabileceklerini, yıkılmadıklarını göstermeye çalışıyorlar.

Bazen durum acımasız olabiliyor… Etrafları “profeşşınıl madır”larla çevrili anneler o kadar çok eleştiri alınca kendilerinden şüpheye düşüp, bu uzmanlaşma girdabına düşebiliyorlar. O zaman da maalesef sezgilerine ters düşen, inanmadıkları bir yaşamı sürmeden dolayı hem çocuklarına hem kendilerine hem de çevrelerine çok fazla zarar verebiliyorlar. Suçlulukları ise hiç bitmiyor.

“Teslim olmak” bu satırları okuyan pek çok kişide dehşete yol açmış olabilir. Çünkü teslimiyet günümüzde büyük bir zayıflık göstergesi… Ya aşırı kadercilik olarak algılanıyor ya da fazlasıyla beceriksizlik ve maalesef günümüzde ikisi de kabul edilemez durumlar. Oysa teslimiyet ille dışarıdaki bir şeye, yüce bir güce, bizden iyisini yapabilene bırakmak ve vazgeçmek anlamına gelmiyor. Teslimiyet en başta kişinin kendisini, kendinde olana, kendine bırakmasıyla başlıyor. Kendini tanıması, ihtiyaçlarını bilmesi, iyi, güçlü, kötü ve zayıf taraflarını fark etmesiyle başlıyor. Sezgilerinin çağrısını duymak ve neyse o olabilmek için kendine izin vermesiyle başlıyor. Bu bir savaş değil, bir varoluş. Kendi gölgemiz ve ışığımızla varsak bir bütünüz… Bu bütünlük ve teslimiyet anne olunca sadece ışığı aramak ve onu görmekle, kendimizi ikiye bölüp diğer parçamızı yok saymakla bozuluyor.

Peki, ne yapmalı? Bu kadar çok yazdıktan sonra iki cümle ile bitirilebilecek bir yazı olduğunu görmek ürkütücü açıkçası. Bu acımasız profesyonellik çağında gerçek hayatlara değen her şeyleriyle gerçek çocuklar yetiştirmek mi istiyorsunuz? Annelik yapmayın, içinizdeki anneyi bulun, kendinizi ona bırakın ve o olun.

Unutmayın az çoktur…

                                                                                                          Beyhan ÖZPAR

                                                                                                       Psikolojik Danışman

29 Eylül 2014 Pazartesi

Uymak ya da Uymamak… İşte Bütün Mesele!


Bir an için yetişkin olarak kendinizi alıştığınız düzenin dışında hayal edin. Yeni bir yerde bulunduğunuzu, etrafınızda yeni insanların olduğunu, her gün yaptığınız şeylerin dışında bir şeyler yaptığınızı ve bütün bu olan bitene sizin karar vermediğinizi düşünün. Şimdi bu düşüncenin size yaşattığı duygulara bakmaya çalışın; nasıl hissediyorsunuz? Alıştığınız konfor alanınızın dışına çıkmak, rutinlerinizin bozulması ve yeni rutinlerin bir an önce alışmanız için önünüze konması nasıl bir duygu?

Şimdi yukarıdaki tüm soruları bir çocuk olduğunuzu düşünerek yanıtlamaya çalışın; bazı duyguların adlarını bile bilmediğinizi fark ettiniz mi? Tam olarak ne olup bittiğini anlamadığınızı fark ettiniz mi?

Her yeni durum kendi içinde kolaylaştıran iyi yönler kadar, zorlaştıran kötü diyebileceğimiz yönler barındırır. Yeni bir duruma/ortama geçiş yapılmadan önce bu süreci yaşayacak olan bireyin buna hazır olduğuna ya da ihtiyaç duyduğuna ilişkin belirtilerin olması önemlidir. Bu yeni duruma önceden karar verilmesi, ilgili kişilerce bu kararın paylaşılması, yeni durum hakkında bilgi toplanması ve bu bilgilerin paylaşılması, tam katılım öncesi bu yeni durumla ilgili küçük denemeler yapılması ve tüm bu süreç içinde deneyime/duruma olumlu duyguların ve atıfların eşlik etmesi süreç içinde kolaylaştırıcı etkiye sahiptir. Bu şekilde süre giden bir “alışma dönemi”, süreç içindeki birey için katlanılabilir bir heyecan ve bu heyecana eşlik eden merak şeklinde ortaya çıkar.

Diğer taraftan yeni durum bunu deneyimleyecek kişi tarafından talep edilmemiş, ihtiyaç duyulmamış ya da hazır olunmamış bir şey olarak karşısına çıkıyorsa başlangıçtan itibaren süreç uygun planlanmamıştır. Bireyin karara katılımı sağlanmamış ya da karardan haberdar edilip hazırlanmamışsa, neyle karşılaşacağına ilişkin bir fikri yoksa ve ayrıca bu yeni durum/olayla ilgili hiçbir tanıtıcı deneyimi yoksa veya varsa ancak tüm bu denemelere olumsuz duygulanımlar eşlik ediyorsa, süreç zorlaşır. Yoğun bir endişe ve bu yeniliği reddetmek kaçınılmaz olur.

Şimdi çocukların, genelde “yeni durumlara”, özelde ise “okula” uyum süreçlerine bu çerçeveden bakmaya çalışalım.

Çocuklar yaşlarına bağlı olarak dünyada biz yetişkinlerden daha az zaman geçirmişler dolayısıyla daha az deneyime sahip olmuşlardır. Deneyimleri hayata yönelmelerinde ve yeni durumlara/deneyimlere açık olmalarında yola çıktıkları şemaları belirler. Bir yetişkine göre daha az şemalarının olması ve rutinlerine daha bağlı olmaları bu bakış açısıyla bakıldığında normaldir. İki yaşındaki bir çocuk ile dört yaşındaki bir çocuk arasında da yaşam deneyimi açısından belirgin farklar vardır.  Ve bu belirgin farklar sadece yaşa değil, ailede/ev yaşantısındaki rutinlerine, ihtiyaçlarının karşılanma biçimi ve alışkanlıklarına ve en önemlisi ebeveynlerinin genel tutum, davranış ve duygulanımlarına göre değişim gösterir.

İki yaşında bir çocuk, dört yaşında bir çocuğa göre eve, evdeki alışkanlıklarına ve düzenine daha bağlıdır çünkü daha az yaşam deneyimine sahiptir ve elindeki tek referans noktası da “o zamana dek yaşadıklarıdır”. Dört yaşındaki bir çocuk ise iki yaşındakine görece daha fazla insan ile bir araya gelmiş, daha fazla olumlu/olumsuz durumla karşılaşarak sosyal becerilerini geliştirmiş, duygularını fark edebilmeyi ve olumsuz durumlarla baş edebilmeyi başarmış; farklı durumlarla, yeni deneyimlerle daha fazla karşılaşmıştır.

Yaşa, aileye, rutinlerin işleyişine, alışkanlıklara, aynı dönemde olan değişikliklerin çokluğuna ve tüm bunlara bağlanan beklenti ve duygulanımlara bağlı olarak çocuklar yeni durumlara birbirlerinden çok farklı uyum ve alışma süreçleri geçirirler. Genel çerçeveler çizmek mümkünse de her bir çocuk için farklı tanımlanması gereken uyum sürecinden bahsetmek daha doğru olur.

Okul ise tüm yeni durumlar içinde çok özel bir konuma sahiptir. Bu özel konum, okulun sadece bir eğitim-öğretim ortamı sağlamaması, bundan daha fazlasının temsili olmasındandır. Okul sadece “akademik” bilgilerin öğrenildiği bir öğrenme ortamı değildir; sosyal ve toplumsal işlevleri olan bir deneyim alanı ve toplumun yansıtıcısı olan özel bir öğrenme ortamıdır. Dolayısıyla diğer yeni durumlardan ayrılan özel bir anlamı vardır. Okul bir çocuk için daha önce hiç karşılaşmadığı birçok çocuğun bulunduğu, biricik ve özel olarak onaylansa da diğerleri ile birlikte yaşadığı, tüm koşulların kendi etrafında dönmediğini ve koşuların diğerleri için de var olduğunu gördüğü, en önemlisi de kendi dünyasından dışarı çıkıp diğer dünyalarla karşılaştığı bir yerdir.

Okula alışmak, uyum sağlayabilmek için her çocuğun kendi zamanı vardır. Başlangıçtan itibaren eğitimciler her bir çocuğun okula alışabilmesi için onu tanımaya ve ona uygun bir planlama yapmaya çalışır. Bununla birlikte gerçek bir uyumun sağlanması için her bir çocuğun aylara ihtiyaç duyduğunu da bilirler.

Süreç adım adım planlanır, her bir adımda çocuğun bu adımlara verdiği tepkiler değerlendirilir. Aynı zamanda alışma sürecini kolaylaştıracak bilgilerin edinilmesi için ailelerle çocukların günlük rutinleri, alışkanlıkları ve yaşam deneyimlerine ilişkin bilgi toplamak üzere bir araya gelinir.

Evdeki rutinler ve alışkanlıklar, okul ve ebeveynlerin/bakıcıların tutumları ne kadar paralellik gösterirse; çocuk için ev ve okuldaki düzenleme ne kadar benzer olursa alışma süreci o kadar kolay olur. Okul toplumsal hayatın aynası ve öznel gerçeklikten çok dış gerçekliğin bir temsili olduğu için, paralellik ya da benzerlik olmayan noktalarda okulun yönlendirmelerinin aile tarafından dikkate alınması ve ailenin okula güven duyması, çocuğun da okula güven duymasına ve daha az zorlayıcı bir alışma süreci geçirmesine katkı sağlar.

Çocuğunuzun yeni bir duruma ve/veya okula uyum sağlamasını kolaylaştırmak için:

·         Çocuğunuzun yaşını, yaş dönemi özelliklerini dikkate alın. Yaş dönemi özellikleri çerçevesinde hazır olup olmadığını değerlendirin.

·         Bunun “kimin ihtiyacı” olduğundan emin olun. Yeni durumun, sizin işinizi kolaylaştıracak bir şey olduğu için mi yoksa onun hayatına doğru zamanda ve gerçekten o ihtiyaç duyduğu için girecek bir şey mi olduğunu tekrar gözden geçirin.

·         Aynı zamanda pek çok değişikliğin olmadığından emin olun. Bir şeye uyum sağlamak başka, birden çok şeye uyum sağlamak ise başka bir efor sarf etmeyi gerektirir. Çocuğunuzun aynı zamanda pek çok şeye alışmasını beklemek aynı zamanda pek çok cephede savaşmasını beklemektir.

·         Çocuğunuzdan ayrılmak, onun başka bir yere gitmesi ve gideceği yer/bulunacağı yeni durumla ilgili duygularınızı ve davranışlarınızı gözlemleyin. Ondan ayrılmak sizin için endişe verici değilse, başka bir yerde/durumda bulunması sizin için sorun değilse ve bu yeni durumun sağlayıcılarına/yeni yere ilişkin olumlu duygularınız ve güveniniz varsa, çocuğunuz da bu süreci daha kolay geçirecektir. Bunun tam tersi bir tabloda davranışlarınız da duygularınıza eşlik eden bir tablo oluşturacak ve çocuğunuz en güvende hissettiği alıştığı durumda/yerde kalmak konusunda ısrar edecektir.

·         Bu yeni durum hakkında bilgi toplayın ve bunu güvenle yapacağınızdan emin olun. Bundan sonra çocuğunuzu yaşına uygun şekilde, fazla beklenti içermeyecek bir biçimde hazırlayın. Ardından da bu yeni durumla ilgili olumlu referanslar edinebileceği küçük denemeler düzenleyin ve çocuğunuzun deneyimlemesine olanak yaratın.

·         İşbirliği çok önemlidir. Güvenle teslim ettiğiniz yeni bir yer, rahatlıkla içine bırakabildiğiniz yeni bir durumda çocuğunuza eşlik edecek kimseleri, çocuğunuz ile ilgili önemli bilgilerden haberdar edin. Eşlikçilerin süreçle ilgili gözlemlerini ve değerlendirmelerini dinleyin ve siz de gözlemlerinizi mutlaka paylaşın. Her adımın planlanması için bu bilgiler hem siz hem de eşlikçiler için çok yararlıdır.

·         Uyum ve alışma sürecinin dalgalı bir süreç olduğunu unutmayın. Yeni bir mekanı tanımak, yeni insanlarla bir arada bulunmak, bir parça engellenmiş hissetmek ve bununla baş etmeyi öğrenmek zaman alan bir süreçtir. Tatil ve rahatsızlıklardan sonra, evde bir değişimin ardından ve belli yaş dönemlerinde çocuğunuz daha önce alışmış olduğu bu duruma/yere hiç alışmamış gibi davranabilir ve bu normaldir. Tekrar dengelenebilmesi için çocuğunuza zaman verin ve bu yeni durumla paralel giden evdeki rutininizi sürdürmekte kararlı olun.

Bir çocuk için en önemli referans kaynağı anne babasıdır; rahat ve güvenli yönelen anne babalar, çocukları için güvenli ve rahat yönelebilecekleri bir çevrenin teminatıdırlar. Alışma sürecinde anne baba olarak siz de kendi duygularınıza bakın ve bu sürecin sizin için anlamını görmeye çalışın.

Unutmayın, anne baba olarak sizin için bu geçiş sürecinin anlamı ve nasıl olduğu, çocuğunuz için sürecin anlamını ve nasıl olduğunu belirleyecektir.

 

                                                                                                          Beyhan ÖZPAR

                                                                                                          Psikolojik Danışman