Gündeme Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gündeme Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2015 Salı

Tahakküm: İnsanoğlunun Bitmeyen Sınavı


Son günler oldukça karanlık geçiyor. Bir cinayet haberi insanoğlunun kendisi ile imtihanında önemli bir dönüm noktasına dönüştü ve bizler içimizdeki karanlıkla yüzleşmeye, onu dışarı vurmaya ve onunla uzlaşmaya çalışıyoruz. İdam söylemleri, intikam çığlıkları; acının her türlü meşrulaştırılması için kör gözlerimiz, sağır kulaklarımız ve dilsiz ağızlarımız açıldı… Dipsiz bir kuyuya düşüyor, düşüyoruz.

Özgecan öldürüldüğünden beri toplumun her kesiminden çok fazla kişi kendi usullerince tepki veriyor. Ben de bunlardan biriyim. Tepkilere baktıkça konunun tek bir odakta toplandığını görmek mümkün; cinsiyet… Cinsel açlıktan, dürtü kontrol yetersizliğinden, toplumsal cinsiyet algımızdan konuşup duruyoruz ve kadının uğradığı taciz, şiddet, vahşet eylemleri ve söylemleri üzerinden okumalar yapmaya devam ediyoruz. Bunun “sapkın ruhların” sağlıksız akıllarının ürünü olduğundan dem vuruyor toplumsal olarak yine bir şeyleri dışarıda tutup, “tüh tüh” “yazıklar olsun” “hasta bunlar” cümleleri savuruyoruz. Ancak hala toplum olarak buraya gidişimizin sorumluluğunu biz “sağlıklı insanlar” almış değiliz. Çünkü her zaman bir öteki var. Ve farkında değiliz ki hala gayet cinsiyetçi bir söylem üzerinden gidiyoruz. Zira pozitif ayrımcılık “ayrımcılık” değil.

Şimdi elimden geldiğince size daha geniş bir bakış açısı sunmaya çalışacağım. Muhtemelen bu da benim sınırlarıma değecek ve kaçırdığım, kör noktalarıma denk gelen pek çok şeyi siz fark edeceksiniz. Önemli olan “farklı bir bakış açısı sağlamak mümkün mü?” sorusuna cevap aramak; ben kendi adıma arıyorum.

Olayı sadece cinsiyet söylemi üzerinden ele almanın yetersiz ve geçersiz bir tutum olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum. Çünkü sadece bir genç kızın değil, kadınların değil; toplumun ve hatta insanlığın ortak sorunu ile yüzleşmek zorundayız. Bence konu insanoğlunun güç ihtiyacı, güce olan bakışı ve bunu nasıl kullandığı ile ilgili. Bunun yarattığı şiddet sadece fiziksel ya da cinsel değil; psikolojik, sosyal ve söylemsel bir şiddet de etrafta kol geziyor.

Belki burada bir ayrımla başlasak daha yararlı olur. Hepimizde köken bir agresyon mevcuttur. Agresyonun pek çok şekilde tarif etmek mümkündür ve şiddete dönüşen agresyon da olduğunu söylemek kaçınılmazdır. Ancak agresyon temel bir dürtüdür; kişinin hayata yönelmesini, hayata tutunmasını ve ileriye doğru hareket etmesini sağlar. Bunun reddedilmesi, yok sayılması, yanlış yönlendirilmesi, yanlış deneyimlenmesi ve bunun baş edilmesi gereken olumsuz bir şey olduğunun varsayımı, maalesef şiddetin temelinde olduğunu söyleyebileceğimiz bir gerçek. İnsanoğlu olarak bizler bu doğal dürtümüzü nasıl uygun ve kabul edilebilir bir çerçevede deneyimleyeceğimizden çok, nasıl söndürüp bastıracağımız üzerinden konuşmaya devam ettikçe, maalesef içimizde birikip şiddetin her türlüsü şeklinde ortaya koyuyoruz. Yani şiddet agresyonun sonuçlarından sadece biridir demeye çalışıyorum; sanat ve yaratıcılık, uzlaşı kültürü, spor, akademik yönelim, ilişkisel anlamda gelişim gibi pek çok başka sonucu da vardır.

Gelelim bunun güç ilişkileri, tahakküm kurma dürtüsü ve şiddetin her türlüsü olarak çıktısına. İşte bu gerçekten ruh sağlığı sorunudur ve toplumsal bir meseledir. Son olan olaylarda çok fazla dikkatimi çeken söylemler “kadına karşı şiddete karşı duralım”, “kız çocuklarınızı iyi yetiştirdiniz, sıra erkek çocuklarınızda”, “idam edelim”, “ç.klerini keselim” vs. … Şimdi bunlara bir de şöyle bakalım; bunlar da iki farklı cinsiyetin güce dayalı farklılıkları üzerinden yapılan söylemler değil mi? Şiddet ve güç kullanımını gerektirmiyor mu? Ya da başka bir söylemi ele alalım; “sizin bacınız, kardeşiniz, ananız olabilirdi”, “sizin başınıza da gelebilirdi”. Peki bu gerçekten nasıl hissettiriyor size? Birinin bir şeyi olmadan, sadece bir insan evladı olduğu için başına felaketler gelmiş olan insanlara sevgi, empati ya da üzüntü duyamıyor muyuz? İlla bizim başımıza mı gelmeli nasıl bir şey olduğunu anlamamız için?

Başka şeyler de var tabi… Bu tacizler, şiddet olayları sadece kadınların başına mı geliyor? Bunu bir kadın olarak soruyorum gerçekten. Tacizin ve şiddetin her türlüsünü soruyorum. İşin içinde güç algısı ve tahakküm kurmak söz konusu olduğunda her an, her koşulda, herkesin bunu yaptığını –kendimi dahil ederek konuşuyorum- göremiyor muyuz? Hepimiz sütten çıkmış ak kaşıklar mıyız?

Size baktığım yerden gördüklerimi aktarmaya çalışayım. Konu güç göstermek ya da tahakküm kurmak olunca parası olan olmayana, büyük küçüğe, üç kişi bir kişiye, üst asta, öğretmen öğrenciye, güzel çirkine, ebeveyne olan olmayana, patron çalışana, çoğunluk azınlığa, bilen bilmeyene, entelektüel cahile, engelsiz engelliye, akıllı deliye, yerli göçmene, kurnaz safa, kadın kadına, erkek erkeğe, kadın erkeğe, erkek kadına, insan insana ve insan olmayan tüm varlıklara, fail mağdura, mağdur faile sözel,  fiziksel, cinsel, dinsel, sosyal, psikolojik ya da kimliksel bir şiddet uyguluyor. Her seviyede, her şiddette, her sıklıkta hem de. Sürekli bir acıma, üzülme ve hatta tiksinme, aşağılama söz konusu.

Hani bir söz vardır ya veren el alan elden üstündür diye… Veren el olduğunuz zaman acıma hakkı sizindir, tiksinme hakkı sizindir, güç, tahakküm hakkı sizindir, isteme ve alma hakkı sizindir çünkü. Kimse alan, zavallı, aciz el olmak istemez çünkü. Ve insanın asıl açlığı budur çünkü…

Çocuklarımıza ne öğrettiğimizi sorup duruyoruz ya birbirimize; biz ne biliyoruz, ne yaşıyoruz, nasıl deneyimliyoruz ki çocuklarımıza ne öğrettiğimizi konuşalım? Yani kaç kişi sokakta çöpü toplayana teşekkür edip kolay gelsin diyor? Apartman görevliniz çöpleri toplarken çıkıyorsa, “ben kendi çöpümü indiririm, size zahmet olmasın” diyor? Trafik kurallarına yaya ya da araçlı olarak, her koşulda uyan kaç kişi var? Büyük ve lüks arabasını “bana nasılsa çarpmayı göze alamaz, tamir parası arabası kadar eder” diye düşünmeyip eski ve küçük arabaların önüne sürmeyen kaç kişiyiz? “Ama bebeğim o kız, kızlara öyle davranılmaz” demeyen kim var? Bir kız şiddet gösteriyorsa bunun onun içsel bir ihtiyacı olabileceğini aklından geçirebilen kaç kişi var? Kendi çocuğuna bir şey olunca diğer çocuğa veya aileye saldırmadan durup olası nedenleri düşünen çok kişi var mı? Konu yardım kampanyaları olunca kullanılmayan eski eşyası yerine sıfır oyuncak ve eşya gönderen kim var? Çocuğuna “onda yok, sende var o yüzden ona vermelisin” demeden ve güce vurgu yapmadan paylaşmayı öğreten kaç kişiyiz? Engelli birine yardım istemese de zorla yardım etmeye çalışmadan ya da ondan kaçınmadan, ona acımadan bakabilen kim? Eşine çok kızıp onu cinsellikle cezalandırmayan, çocuğunun cinselliği yüzünden dehşete düşmeyen ve yasak getirmeyen kim var? Hoşuna gitmeyen bir fikir duyunca fikri sadece farklı olarak kabul edebilen ve yok saymayan biriyim diyen kaç kişiyiz? Geç kaldığını düşündüğünde, trafikte herkesten çok kural ihlaline hakkı olduğuna inanmayan birileri var mı?  Karşısındaki kişinin gerçekliğini anlamlı bulup “sen anlamazsın, sen bilmezsin” demeyen kimse var mı? “Arkadaşınız yüzünden geç kaldık” demeyen kaç yetişkiniz? Gerçekten kim davranışlarının sorumluluğunu, kötü ya da iyi sonuçlarıyla üstlenebiliyor? Biz şu koca evrende, var oluş hikayemizde birer toz zerresi olduğumuzu; birlikteyken, tüm renklerimizle bir anlam ifade ettiğimizi ne zaman unuttuk?

Bunlar benim kafamı çok ama çok kurcalayan sorular. Cevap bulamıyorum ama aramaya devam ediyorum. Bunlardan tek bir bireyi ya da tek bir topluluğu sorumlu tutmanın yararı olmadığına inanıyorum. Bu hepimizin, insanlık adına sorumluluğu… Öğretmemiz gereken değil, öğrenmemiz ve yaşamamız gereken bir sorumluluk. Var olmanın yeterli bir değer olduğunu unuttuğumuz, sadece insana değil, canlı cansız her varlığa karşı sürekli ihlal ettiğimiz sınır bu.

Şiddet mi? Asıl kim olduğumuzu, ne olduğumuzu, ne kadar hakkımız olduğunu unutmak şiddet. Ve bunu değiştirmediğimiz sürece kadına, erkeğe, çocuğa, yaşlıya, hayvana ve doğaya hakim olmak için, onlar üzerinde gücümüzün sınırlarını denemek için hem de her birimiz kaçınılmaz olarak şiddet göstermeye ve görmeye devam edeceğiz.

                                                                          

                                                                                               Beyhan ÖZPAR

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Kömür Hakkında Bildiğimiz Her Şey…


 
 
Okullarda sosyal bilgiler öğretimi istatistiki verilerin karşılaştırılması ve güncellenmesi dışında genellikle belirlenmiş standart bir müfredat üzerinden yapılır. Ortaokul ve lise kademelerinde sosyal bilgiler dersleri farklı dallarda ele alınır. Bu dallardan coğrafya, en az tarih kadar milli kaygılarla kurgulanmıştır; dünya coğrafyası ile ilgili sınırlı bilgimize rağmen ülkemizin “milli kaynaklarının” tanıtılması için coğrafya dersi önemli bir araç olarak karşımıza çıkar. Amaç her ders ve disiplinde olduğu gibi farkındalık yaratmaktır. Ancak bu farkındalığın özel bir adresi var mıdır? Bu derslerle neyin farkındalığının kazanılması temel hedeftir?

 
Hepimiz ve hatta şimdiki ortaokul ve lise öğrencileri, beşeri coğrafya dersi hakkında pek çok şey öğreniriz. Hatta öğrendiklerimiz o kadar kıymetlidir ki sınavlarda sorulur; bizler de hatırlamak için ezberler yaparız – yapardık, yapmaya devam ediyoruz-. Benim en çok hatırladığım beşeri coğrafya konuları grafik okumalarımızın zorunlu olduğu, ne nerede yetişir, ne nerede çıkar sorularına cevap verdiklerimiz oldu. Mesela “kömür” bu derslerden birinin konusuydu ve biz nerede çıktığı, ne kadar üretildiği vs. gibi pek çok şey öğrendik. Hatta kömürün ne olduğunu da bu dersler kapsamında öğrendik. “Kömür, yüksek yanma gücüne sahip bir fosil yakıttır.” Burada önemli vurguların bunun bir yakıt olduğu, Türkiye’de madenlerde çıkarıldığı, önemli bir milli kaynak olduğu ve tabii ki fazla kullanımında hava kirliliğine neden olduğu üzerine yapıldığını hatırlıyorum. Bu bağlamda kömürün en büyük zararı sadece “hava kirliliğine neden olmasıydı”.


Şimdi paylaşacağım bilgiler Vikipedia ve Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü’nün sitelerinden alındı.

“Kömür, katmanlı tortul çökellerin arasında bulunan katı, koyu renkli ve karbon bakımından zengin kayaçtır. Kömür (taşkömürü) torkugillerden oluşur.

Dünyanın çoğu bölgesinde bulunan kömüre, yerin yüzeye yakın bölümlerinde ya da çeşitli derinliklerde rastlanır. Kömür çok miktarda organik kökenli maddenin kısmi ayrışması ve kimyasal dönüşüme uğraması sonucunda oluşan birçok madde içerir. Bu oluşum sürecine kömürleşme denir. (Vikipedia)”

“Tüm Dünyada Günlük Hayatta Kömür Niçin Önemlidir?

Kömür Dünyada en yaşlı bir şekilde bulunan, güvenilir aynı zamanda düşük maliyetlerle elde edilebilen temiz bir fosil yakıtıdır.

Yaygın: Kömür Dünya'da 50 den fazla ülkede üretilmektedir. Kömür rezervleri diğer fosil yakıtlar gibi (petrol ve doğalgaz) Dünya'nın belli bir bölümünde değil fakattüm dünyada yaygın bir şekilde bulunmaktadır.

Emniyetli: Kömür kullanımı, depolaması ve nakliyesi açısından en emniyetli fosil yakıttır.

Güvenilir: Endüstriyel ve diğer alanlarda elektrik enerjisinin rekabetçi fiyatlarla ve güvenilir olarak temini açısından, kömürün Dünyada yaygın bir şekilde bulunuşu ve birçok ülke tarafından üretiliyor oluşu tedarikte güvenirliliği sağlamaktadır.

Temiz: Temiz Kömür Teknolojileri kullanılarak günümüzde kömür tüm dünyada doğayı doğayı kirletmeden kullanılmaktadır.

Ucuz: Elektrik Enerjisi Üretiminde ucuz ve rekabetçi bir yakıt olması nedeniyle Dünya elektrik üretiminin yaklaşık % 40 ' ı kömürden karşılanmaktadır. (MTA Genel Müdürlüğü Maden Analizleri ve Teknolojisi Dairesi – Ankara)”

Şimdi başa saralım… Bugün, daha önce birçok defa yaşadığımız kömür madeni kazalarından birini daha yaşıyoruz. Defalarca, onlarca insanın ölümü ile sonuçlanan bir maden kazası, bu defa toplu katliam olarak yaşandı ve ülkece yüzlerce canın yasını tutuyoruz.

 
Yukarıda ben önce hatırladıklarımı paylaştım, ardından hala okullarda kömür ile ilgili öğretilenlerin kaynağından gelen bilgilere değinmeye çalıştım. Yani biz okullarda hala kömürün YAYGIN, EMNİYETLİ, GÜVENİLİR, TEMİZ ve UCUZ oluşunu öğretmeye devam ediyoruz. Evet, kömürün kendi doğası hakkında yanlış bilgilendirilmiyoruz ancak kesinlikle eksik bilgilendiriyoruz, bilgilendiriliyoruz. İşin gerçek beşeri ve insani kısmına odaklanmak hiç aklımıza gelmiyor. Hala bu süper yakıtın ki bize emniyetli, güvenilir ve ucuz olarak öğrettiler ve öğretmeye de devam ediyorlar, insan hayatına değen kısmı ile ilgili bilgi vermiyoruz. Bu konu hakkında çocukların ve gençlerin düşünmesinin önüne geçtiğimiz gibi, hala yöneldiğimiz şey beşere ekonomik olarak katkısı…

 
Gelin tartışalım; kömür madde olarak emniyetli olabilir, insan hayatına değdiği yerde bu emniyet nasıl ortaya çıkıyor? Bu emniyet gerçek ve güvence altına alınmış mı yoksa sadece yakıtın doğası ile mi sınırlı? Bu yakıta ulaşmak için insan hayatı ne kadar emniyet altına alınmış? Tedariki kolay olan ve pek çok alanda kullanılan bu yakıt insan hayatına değer mi? Ucuz olma özelliği neye göre belirleniyor; diğer yakıtlarla karşılaştırıldığında daha az maliyetle çıkarılıyor olmasıyla mı? Elde edilme koşulları düşünülünce maliyetinin ve tüketiciye sunulmasının ucuzluğu, insan hayatı ile kıyaslanabilir mi? Kömür, çıkarıldığı yerler ve çıkarılma koşulları düşünülünce, madende çalışarak bu kaynağa ulaşmamızı sağlayan bir madenci için ne kadar güvenilir?

 
Kuru bilgi yerine tartışma ve düşünmeye teşvik edelim diye bir daha soralım; kömür insan hayatına değdiği yerde hem çıkaran hem de tüketen için gerçekten ne kadar güvenilir, emniyetli ve ucuz? Ve neden okullarda hala biz, bizlere verilmiş ezber bilgiler yerine insan hayatına değen gerçek konuları tartışmamayı sürdürüyoruz?


İşin ekonomik boyutu tartışmaya açılabilir. Ülke ekonomisine olan katkısı ve etkisi gözden geçirilebilir. Gerçekten ekonomik büyümeye mi yoksa işletmecilerin ceplerinin büyümesine mi hizmet ettiği yeniden değerlendirilebilir. Bu ekonomik büyümeye katkı üzerinden, ülke halkının ve hatta özellikle bu sektörde çalışan işçilerin ekonomik olarak nerede oldukları araştırılabilir. Her şeye en baştan, başkaları tarafından bizim için belirlenmiş çerçevenin dışına çıkıp tekrar bakılabilir.


Bu noktada yine değerler eğitimi ve etik tartışırken buluyoruz kendimizi. Okullar eğitim ve öğretim kurumlarıdırlar. İş, diğer okullardan farklı bir modelle yapıyorum bunu, çocukları sınava harika hazırlıyorum, çok sosyal çocuklar yetiştiriyorum ve hepsinin bir sosyal başarısı var ya da hepsi enstrüman çalabiliyor çok yetenekliler bakın gibi bir yere doğru gidiyorsa o zaman biz okullarda hala sadece öğretim yapıyoruz diyebiliriz.


Eğitim yapmaya ne zaman başlarız? Eğitim yapmaya, soru sormaya, sorulan sorular için cevap aramaları yönünde çocukları cesaretlendirmeye ve buldukları cevapları büyük ve açık bir yürekle kucaklamaya başladığımız zaman başlarız. Bir ortamı sadece bilgi ve kavram düzeyinde ne öğrendiklerinden çıkarıp ruha, yüreğe, insanlığa değen ne edindiklerine baktığımız zaman eğitim yapmaya başlarız. Eğitimi, “bir yöne doğru eğmek”  olarak algılamaktan çıkıp, bir çocuğun nereye doğru eğilmek istediğine hatta eğilmek isteyip istemediğine bakarak yapabiliriz. Bu, çocukların içinde varsa “kötü” ve “yaramaz” şeyler, onları ortadan kaldırıp yerine bizim istediklerimizi doldurarak değil, onların gerçekliklerini anlayıp, gerçekliği sorgulamalarına olanak tanıyarak yapabileceğimiz bir şeydir. Bir çocuğa insan olmanın ne kadar kıymetli bir şey olduğunu yaşatamıyorsak, onları bu kıymetli şeyin yararına düşünmeye yönlendiremeyiz. Eğitim ancak her şeye doğasının kıymetini anlayıp, bunu o şeylere de yaşatarak yapılabilir. İnsana insan olduğu, tabiata tabiat olduğu için değer vermediğimizde bunun önemli ve anlamlı olduğunu çocuklara, gençlere nasıl anlatabiliriz?

 

Şimdi ülkemiz, okullarda öğretilmeyen bir insanlık dersinin sınavına girdi. Kömür hakkında bildiğimiz her şey maalesef bu sınavı geçmeye yeterli olmayacak gibi. Gerekli olan bilgiler ise ya özümüzden bir yerlerden fırlayıp çıkacak ya da bir sonraki sınavda kalmamak için okullarda artık sadece öğretim yapmaktan vazgeçip, eğitim yapmaya başlayacağız.

 

 

Beyhan ÖZPAR

Psikolojik Danışman

14 Mart 2014 Cuma

Okul, Toplum Bilinci ve Ölüm


Bu yazı, hepimizi derin bir üzüntüye boğan Berkin Elvan'ın toprağa verildiği, 12 Mart 2014 tarihinde, yine Eğitimpedia'da yayımlandı. Bir daha böyle acılar yaşamamak, böyle yazılar yazmamak umuduyla, linki ile birlikte paylaşıyorum..

Berkin Elvan ve onun gibi, bir toplumun uyanmasının simgeleri olan pek çok kaybımız, ölümsüzdür...


Bugün çok uzun zamandır ilk defa nereden başlayacağımı bilmiyorum. Nereden başlarım, nelerden bahsederim, nasıl toplarım hiçbirini bilmiyorum; kafam karışık. Kafam öğrendiklerim, öğrettiklerim, bildiklerim ve/veya bildiğimi sandıklarım yüzünden karışık. Bugün her şeyi baştan düşünüyorum.

Okul ne içindir? Okul bireylerde toplum bilinci, evrensel hak ve özgürlükler, düşünceye saygı, ötekileşmeden ve ötekileştirmeden var olmayı öğrenmek içindir. Eğitim ve öğretim etkinlikleri bu çerçevede şekillenir. Bireycilik, “bireysellik, benmerkezcilik, izolasyon ya da narsisizm” anlamına gelmez; herkesin olduğu gibi var olabilmesi ve “insan” yerine konması anlamında ele alınır. Okulda öğretilen ve öğretilmeye çalışılan her şey bu çerçeveden bakıldığında anlamlıdır.

Peki, okullar bu görevlerini ne kadar üstlenmektedir ya da ne kadarını üstlenebilmektedir? Bir okul, içinde olduğu sisteme karşı görünen ancak o sistemi geliştireceği şüphe götürmeyen bir tavır alabilir mi? Almalı mıdır?

Bundan birkaç hafta önce, öğrencilerimizin yoğunluklu olarak yaşadığı semtlerden olan Cihangir’de internet yasası protestoları dolayısıyla olaylar çıkmıştı. Hemen akabinde okulda çocuklara toplumsal bilinç açısından bir açılım getirelim diye tartıştığımız bir toplantıda; “bunu nasıl yapacağımız çok önemli, çocukların çok içinde oldukları bir süreç var ve şimdilik bu riskli olabilir.” diyerek o konuya girmenin zamanı olmadığının ateşli bir savunucusuydum. Şimdi düşünüyorum da “peki o uygun zaman, ne zaman”?

Bir şeylerin içinden geçiyoruz. Hep savunucusu olduğum o “içinde olduğumuz gerçek yaşama çocuklarımızı dahil etmek”, tam şimdinin görevi gibi geliyor.  14 yaşında bir çocuk, ekmek almaya giderken, ülkesinin insanları gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmaya çalıştıkları, evrensel hak ve özgürlüklerini kullandıklarında susturulmaya çalışıldıkları bir gün, başından vuruluyor. Bu çocuk aylarca yaşama tutunmaya çalışıyor. Dün sabah artık tutunamadığı, kısa süren yaşamı son buluyor ve bildiğimiz dünyadan ayrılıyor. Tüm bunları uzaktaki belli bir mesafeden izlerken, bir anda acının uzaklıkları aştığını ve herkesin yüreğini yakabileceğini öğreniyoruz.

Sınıfta bir öğretmen yaşadığı üzüntüyü ve çocuğun başına gelenleri paylaşıyor. Çocuklar kendi aralarında konuşuyor. Öyle büyük çocuklar değil, 6-7 yaşlarında çocuklar. Biri diyor ki “bu polislerin suçu”; bir diğeri “ama çok gaz varmış, belki görmemişlerdir”; bir başkası “isteyerek olmamıştır” diyor ve sonuncusu da “ama başbakanı nasıl koruyacaklar” diye bitiriyor sohbeti. Öğretmen karışmıyor bu sohbete, sadece dinliyor. Çocuk dünyalarından gördüklerine karışamıyoruz. Sonrasında ise üzerinde düşünüyoruz, bu nasıl okunabilir diye.

Okumalardan biri şu olabilir; “çocuklar klasik olarak suçlu/suçsuz ayrımı yapmaya gitmişler”. Bir başkası şöyle olabilir; “çocuklar suç unsurunu arıyorlar, suça odaklanıyorlar; ancak suç unsuru yok – o zaman mutlaka bir kaza olmalı”. Ya da şöyle diyebiliriz; “sonuncu çocuğun ailesinde neler konuşuluyor Allah aşkına?”. Söyle de denebilir tabi; “ sonuncu çocuğun güce atfettiği şeyler çok önemli ve gücün korunması lazım, sanırım onun için güçlü olmak kıymetli bir şey”. Bunların her biri doğru olabilir; tam anlamıyla ya da sınırlı bir biçimde. Ya da tamamen yanlış olabilir hepsi.

Ben şimdi başka bir okuma yapmaya çalışacağım. İlk çocuk sanırım ölümle ilgili kaygısını dile getiriyor ve buna sebep olanlarla ilgili öfkesini dile getiriyor. İkinci çocuk inanmıyor duyduklarına ve mutlaka başka bir şey olmuştur demeye çalışıyor. Üçüncü çocuğun ise güvenmesi gerektiği söylenmiş kişilerin, hayatı tehdit eden tutumlarını aklının almadığını söylemeye çalışıyor zannımca. Ve sonuncusu da, yok canım mutlaka bir tehdit vardır ve hani önemli ya başbakan onu o tehditten korumak için yapılmış olanlar kötü olamaz herhalde demeye çalışıyordur belki.

O halde tekrar bakalım duruma. Çocuklara yerel ve genel yönetimlerle ilgili, hayat bilgisi dersindeki sınırlı bilginin dışında ne veriyoruz? Okulda meclis ya da sınıf başkanı seçimleri demokrasi bilincinin aşılanması için ne kadar yeterlidir? Bu bir bilinçlendirme midir? Güvenlik nedir? Güvenliğimizi korumakla görevli kişilere nasıl güvenebiliriz? Toplum güvenliği mi, seçilmişlerin güvenliği mi önemlidir? Seçilmişler ne için seçilmiştir? Seçilmişler kimi temsil eder? Güç ne zaman zorbalığa dönüşür? Kişi hak ve özgürlüklerinin korunması öncelikler arasında mıdır? Özgürlük nedir; serbestlik ve başıboşluk mudur? Neyi, ne kadar, ne zaman, nasıl yapacağımızı nasıl öğreniriz? Bir kişinin özgürlükleri, bir toplumun özgürlüklerinin önünde midir? İçinde yaşadığımız topluluğa hizmet etmesini beklediğimiz kişiler bu topluluğa karşı hareket ettiklerinde sessiz mi kalmalıdır? Tüm bunlarla ilgili farklı fikirlere de sahip olsak ortak uygulamalar bulabilir miyiz? Farklı düşüncelerimize karşın birlikte yaşayabilir miyiz? “Biz” dediğimiz zaman bir “onlar” yaratmak zorunda mıyız? “Onlar” diyerek ötekileştirmeden, hep beraber, ortak bir zeminde buluşup “biz” olamaz mıyız? Davranışlar, yetki, sorumluluk ve inisiyatifler nasıl ele alınmalıdır? Davranışlarımızın sorumluluğu kime aittir? Bu sorumluluğu üstlenmek ve bununla yaşayabilmek de bir özgürlük değil midir?

Bu ve benzeri binlerce soru olabilir. Bir çocuğun bir ülkeyi acıya boğarak ölmesi; onlarca gencin demokratik ve insanca haklarını savunurken ölmesi, sakat kalması; bir halkı temsil eden anayasal bir grubu düşünceleri bizimkine hiç benzemiyor diye sürekli dışarıda tutmak ve hem o halka hem de temsilcilerine kötü muamele etmek; bir futbol takımının hem temsil ettiği değerler hem de atletik başarısı yüzünden yaşamsal tehdit altında olması; ve yine sayamadığım pek çok durum, yukarıdaki soruların okul sistemleri içinde tartışılmaması ve yerini bulmaması kaynaklı bir körlükle ortaya çıkar.

Bugün Berkin Elvan toprağa veriliyor. Ardında acılar içinde bir anne baba, aynı acıyı daha önce yaşamış ebeveynlerin tazelenmiş yaraları, bir toplumun sızlayan vicdanı ve kanayan kalbini bırakıyor. Ve biz okullarda susuyoruz. Çünkü çocuklar bunu anlamazlar, bu onlar için çok korkutucu diyoruz. Galiba aslında kendimiz içinden çıkamıyoruz ve “bilmiyorum, ben de korkuyorum” diyememek yüzünden de konuşmamak en akıllıca olan gibi görünüyor.

Okullar ne içindir? Okul toplumun bir aynası ve prova yeri ise, neden toplumsal yaşamın gerekliliklerini konuşmak için bekliyoruz? Neden içinde yaşadığımız sosyolojik, antropolojik, psikolojik, etik ve demokratik koşulları yaşı kaç olursa olsun çocuklarla konuşmuyoruz? Siyasallaşmaktan mı korkuyoruz yoksa içinden çıkamayıp gücümüzü kaybetmekten mi? Bunu çok küçük yaşlardan itibaren konuşmazsak, bu bilinci çocuklara aktarmayı nasıl düşünebiliriz? Onları da evrensel hak ve özgürlükleri bilen, buna saygı duyan, toplumsal bilince sahip olan bireyler olarak yetiştirmemiz nasıl düşünülebilir?

Şimdi bildiklerimi ve bildiğimi sandıklarımı yeniden düşünüyorum. Kendi içimde bir karmaşa var ve ben durulmasını bekliyorum. “Eğitimi yeniden düşünmek” dediğimiz zaman, yukarıdaki her şeyi bir daha düşünmemizin zamanının çoktan gelip geçtiğini hissediyorum.

Şimdi değilse ne zaman? 


Beyhan ÖZPAR

“İnsan”


http://www.egitimpedia.com/bakis-acisi/okul-toplum-bilinci-ve-olum