Okul Her Yerde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okul Her Yerde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2014 Pazartesi

Uymak ya da Uymamak… İşte Bütün Mesele!


Bir an için yetişkin olarak kendinizi alıştığınız düzenin dışında hayal edin. Yeni bir yerde bulunduğunuzu, etrafınızda yeni insanların olduğunu, her gün yaptığınız şeylerin dışında bir şeyler yaptığınızı ve bütün bu olan bitene sizin karar vermediğinizi düşünün. Şimdi bu düşüncenin size yaşattığı duygulara bakmaya çalışın; nasıl hissediyorsunuz? Alıştığınız konfor alanınızın dışına çıkmak, rutinlerinizin bozulması ve yeni rutinlerin bir an önce alışmanız için önünüze konması nasıl bir duygu?

Şimdi yukarıdaki tüm soruları bir çocuk olduğunuzu düşünerek yanıtlamaya çalışın; bazı duyguların adlarını bile bilmediğinizi fark ettiniz mi? Tam olarak ne olup bittiğini anlamadığınızı fark ettiniz mi?

Her yeni durum kendi içinde kolaylaştıran iyi yönler kadar, zorlaştıran kötü diyebileceğimiz yönler barındırır. Yeni bir duruma/ortama geçiş yapılmadan önce bu süreci yaşayacak olan bireyin buna hazır olduğuna ya da ihtiyaç duyduğuna ilişkin belirtilerin olması önemlidir. Bu yeni duruma önceden karar verilmesi, ilgili kişilerce bu kararın paylaşılması, yeni durum hakkında bilgi toplanması ve bu bilgilerin paylaşılması, tam katılım öncesi bu yeni durumla ilgili küçük denemeler yapılması ve tüm bu süreç içinde deneyime/duruma olumlu duyguların ve atıfların eşlik etmesi süreç içinde kolaylaştırıcı etkiye sahiptir. Bu şekilde süre giden bir “alışma dönemi”, süreç içindeki birey için katlanılabilir bir heyecan ve bu heyecana eşlik eden merak şeklinde ortaya çıkar.

Diğer taraftan yeni durum bunu deneyimleyecek kişi tarafından talep edilmemiş, ihtiyaç duyulmamış ya da hazır olunmamış bir şey olarak karşısına çıkıyorsa başlangıçtan itibaren süreç uygun planlanmamıştır. Bireyin karara katılımı sağlanmamış ya da karardan haberdar edilip hazırlanmamışsa, neyle karşılaşacağına ilişkin bir fikri yoksa ve ayrıca bu yeni durum/olayla ilgili hiçbir tanıtıcı deneyimi yoksa veya varsa ancak tüm bu denemelere olumsuz duygulanımlar eşlik ediyorsa, süreç zorlaşır. Yoğun bir endişe ve bu yeniliği reddetmek kaçınılmaz olur.

Şimdi çocukların, genelde “yeni durumlara”, özelde ise “okula” uyum süreçlerine bu çerçeveden bakmaya çalışalım.

Çocuklar yaşlarına bağlı olarak dünyada biz yetişkinlerden daha az zaman geçirmişler dolayısıyla daha az deneyime sahip olmuşlardır. Deneyimleri hayata yönelmelerinde ve yeni durumlara/deneyimlere açık olmalarında yola çıktıkları şemaları belirler. Bir yetişkine göre daha az şemalarının olması ve rutinlerine daha bağlı olmaları bu bakış açısıyla bakıldığında normaldir. İki yaşındaki bir çocuk ile dört yaşındaki bir çocuk arasında da yaşam deneyimi açısından belirgin farklar vardır.  Ve bu belirgin farklar sadece yaşa değil, ailede/ev yaşantısındaki rutinlerine, ihtiyaçlarının karşılanma biçimi ve alışkanlıklarına ve en önemlisi ebeveynlerinin genel tutum, davranış ve duygulanımlarına göre değişim gösterir.

İki yaşında bir çocuk, dört yaşında bir çocuğa göre eve, evdeki alışkanlıklarına ve düzenine daha bağlıdır çünkü daha az yaşam deneyimine sahiptir ve elindeki tek referans noktası da “o zamana dek yaşadıklarıdır”. Dört yaşındaki bir çocuk ise iki yaşındakine görece daha fazla insan ile bir araya gelmiş, daha fazla olumlu/olumsuz durumla karşılaşarak sosyal becerilerini geliştirmiş, duygularını fark edebilmeyi ve olumsuz durumlarla baş edebilmeyi başarmış; farklı durumlarla, yeni deneyimlerle daha fazla karşılaşmıştır.

Yaşa, aileye, rutinlerin işleyişine, alışkanlıklara, aynı dönemde olan değişikliklerin çokluğuna ve tüm bunlara bağlanan beklenti ve duygulanımlara bağlı olarak çocuklar yeni durumlara birbirlerinden çok farklı uyum ve alışma süreçleri geçirirler. Genel çerçeveler çizmek mümkünse de her bir çocuk için farklı tanımlanması gereken uyum sürecinden bahsetmek daha doğru olur.

Okul ise tüm yeni durumlar içinde çok özel bir konuma sahiptir. Bu özel konum, okulun sadece bir eğitim-öğretim ortamı sağlamaması, bundan daha fazlasının temsili olmasındandır. Okul sadece “akademik” bilgilerin öğrenildiği bir öğrenme ortamı değildir; sosyal ve toplumsal işlevleri olan bir deneyim alanı ve toplumun yansıtıcısı olan özel bir öğrenme ortamıdır. Dolayısıyla diğer yeni durumlardan ayrılan özel bir anlamı vardır. Okul bir çocuk için daha önce hiç karşılaşmadığı birçok çocuğun bulunduğu, biricik ve özel olarak onaylansa da diğerleri ile birlikte yaşadığı, tüm koşulların kendi etrafında dönmediğini ve koşuların diğerleri için de var olduğunu gördüğü, en önemlisi de kendi dünyasından dışarı çıkıp diğer dünyalarla karşılaştığı bir yerdir.

Okula alışmak, uyum sağlayabilmek için her çocuğun kendi zamanı vardır. Başlangıçtan itibaren eğitimciler her bir çocuğun okula alışabilmesi için onu tanımaya ve ona uygun bir planlama yapmaya çalışır. Bununla birlikte gerçek bir uyumun sağlanması için her bir çocuğun aylara ihtiyaç duyduğunu da bilirler.

Süreç adım adım planlanır, her bir adımda çocuğun bu adımlara verdiği tepkiler değerlendirilir. Aynı zamanda alışma sürecini kolaylaştıracak bilgilerin edinilmesi için ailelerle çocukların günlük rutinleri, alışkanlıkları ve yaşam deneyimlerine ilişkin bilgi toplamak üzere bir araya gelinir.

Evdeki rutinler ve alışkanlıklar, okul ve ebeveynlerin/bakıcıların tutumları ne kadar paralellik gösterirse; çocuk için ev ve okuldaki düzenleme ne kadar benzer olursa alışma süreci o kadar kolay olur. Okul toplumsal hayatın aynası ve öznel gerçeklikten çok dış gerçekliğin bir temsili olduğu için, paralellik ya da benzerlik olmayan noktalarda okulun yönlendirmelerinin aile tarafından dikkate alınması ve ailenin okula güven duyması, çocuğun da okula güven duymasına ve daha az zorlayıcı bir alışma süreci geçirmesine katkı sağlar.

Çocuğunuzun yeni bir duruma ve/veya okula uyum sağlamasını kolaylaştırmak için:

·         Çocuğunuzun yaşını, yaş dönemi özelliklerini dikkate alın. Yaş dönemi özellikleri çerçevesinde hazır olup olmadığını değerlendirin.

·         Bunun “kimin ihtiyacı” olduğundan emin olun. Yeni durumun, sizin işinizi kolaylaştıracak bir şey olduğu için mi yoksa onun hayatına doğru zamanda ve gerçekten o ihtiyaç duyduğu için girecek bir şey mi olduğunu tekrar gözden geçirin.

·         Aynı zamanda pek çok değişikliğin olmadığından emin olun. Bir şeye uyum sağlamak başka, birden çok şeye uyum sağlamak ise başka bir efor sarf etmeyi gerektirir. Çocuğunuzun aynı zamanda pek çok şeye alışmasını beklemek aynı zamanda pek çok cephede savaşmasını beklemektir.

·         Çocuğunuzdan ayrılmak, onun başka bir yere gitmesi ve gideceği yer/bulunacağı yeni durumla ilgili duygularınızı ve davranışlarınızı gözlemleyin. Ondan ayrılmak sizin için endişe verici değilse, başka bir yerde/durumda bulunması sizin için sorun değilse ve bu yeni durumun sağlayıcılarına/yeni yere ilişkin olumlu duygularınız ve güveniniz varsa, çocuğunuz da bu süreci daha kolay geçirecektir. Bunun tam tersi bir tabloda davranışlarınız da duygularınıza eşlik eden bir tablo oluşturacak ve çocuğunuz en güvende hissettiği alıştığı durumda/yerde kalmak konusunda ısrar edecektir.

·         Bu yeni durum hakkında bilgi toplayın ve bunu güvenle yapacağınızdan emin olun. Bundan sonra çocuğunuzu yaşına uygun şekilde, fazla beklenti içermeyecek bir biçimde hazırlayın. Ardından da bu yeni durumla ilgili olumlu referanslar edinebileceği küçük denemeler düzenleyin ve çocuğunuzun deneyimlemesine olanak yaratın.

·         İşbirliği çok önemlidir. Güvenle teslim ettiğiniz yeni bir yer, rahatlıkla içine bırakabildiğiniz yeni bir durumda çocuğunuza eşlik edecek kimseleri, çocuğunuz ile ilgili önemli bilgilerden haberdar edin. Eşlikçilerin süreçle ilgili gözlemlerini ve değerlendirmelerini dinleyin ve siz de gözlemlerinizi mutlaka paylaşın. Her adımın planlanması için bu bilgiler hem siz hem de eşlikçiler için çok yararlıdır.

·         Uyum ve alışma sürecinin dalgalı bir süreç olduğunu unutmayın. Yeni bir mekanı tanımak, yeni insanlarla bir arada bulunmak, bir parça engellenmiş hissetmek ve bununla baş etmeyi öğrenmek zaman alan bir süreçtir. Tatil ve rahatsızlıklardan sonra, evde bir değişimin ardından ve belli yaş dönemlerinde çocuğunuz daha önce alışmış olduğu bu duruma/yere hiç alışmamış gibi davranabilir ve bu normaldir. Tekrar dengelenebilmesi için çocuğunuza zaman verin ve bu yeni durumla paralel giden evdeki rutininizi sürdürmekte kararlı olun.

Bir çocuk için en önemli referans kaynağı anne babasıdır; rahat ve güvenli yönelen anne babalar, çocukları için güvenli ve rahat yönelebilecekleri bir çevrenin teminatıdırlar. Alışma sürecinde anne baba olarak siz de kendi duygularınıza bakın ve bu sürecin sizin için anlamını görmeye çalışın.

Unutmayın, anne baba olarak sizin için bu geçiş sürecinin anlamı ve nasıl olduğu, çocuğunuz için sürecin anlamını ve nasıl olduğunu belirleyecektir.

 

                                                                                                          Beyhan ÖZPAR

                                                                                                          Psikolojik Danışman

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Kömür Hakkında Bildiğimiz Her Şey…


 
 
Okullarda sosyal bilgiler öğretimi istatistiki verilerin karşılaştırılması ve güncellenmesi dışında genellikle belirlenmiş standart bir müfredat üzerinden yapılır. Ortaokul ve lise kademelerinde sosyal bilgiler dersleri farklı dallarda ele alınır. Bu dallardan coğrafya, en az tarih kadar milli kaygılarla kurgulanmıştır; dünya coğrafyası ile ilgili sınırlı bilgimize rağmen ülkemizin “milli kaynaklarının” tanıtılması için coğrafya dersi önemli bir araç olarak karşımıza çıkar. Amaç her ders ve disiplinde olduğu gibi farkındalık yaratmaktır. Ancak bu farkındalığın özel bir adresi var mıdır? Bu derslerle neyin farkındalığının kazanılması temel hedeftir?

 
Hepimiz ve hatta şimdiki ortaokul ve lise öğrencileri, beşeri coğrafya dersi hakkında pek çok şey öğreniriz. Hatta öğrendiklerimiz o kadar kıymetlidir ki sınavlarda sorulur; bizler de hatırlamak için ezberler yaparız – yapardık, yapmaya devam ediyoruz-. Benim en çok hatırladığım beşeri coğrafya konuları grafik okumalarımızın zorunlu olduğu, ne nerede yetişir, ne nerede çıkar sorularına cevap verdiklerimiz oldu. Mesela “kömür” bu derslerden birinin konusuydu ve biz nerede çıktığı, ne kadar üretildiği vs. gibi pek çok şey öğrendik. Hatta kömürün ne olduğunu da bu dersler kapsamında öğrendik. “Kömür, yüksek yanma gücüne sahip bir fosil yakıttır.” Burada önemli vurguların bunun bir yakıt olduğu, Türkiye’de madenlerde çıkarıldığı, önemli bir milli kaynak olduğu ve tabii ki fazla kullanımında hava kirliliğine neden olduğu üzerine yapıldığını hatırlıyorum. Bu bağlamda kömürün en büyük zararı sadece “hava kirliliğine neden olmasıydı”.


Şimdi paylaşacağım bilgiler Vikipedia ve Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü’nün sitelerinden alındı.

“Kömür, katmanlı tortul çökellerin arasında bulunan katı, koyu renkli ve karbon bakımından zengin kayaçtır. Kömür (taşkömürü) torkugillerden oluşur.

Dünyanın çoğu bölgesinde bulunan kömüre, yerin yüzeye yakın bölümlerinde ya da çeşitli derinliklerde rastlanır. Kömür çok miktarda organik kökenli maddenin kısmi ayrışması ve kimyasal dönüşüme uğraması sonucunda oluşan birçok madde içerir. Bu oluşum sürecine kömürleşme denir. (Vikipedia)”

“Tüm Dünyada Günlük Hayatta Kömür Niçin Önemlidir?

Kömür Dünyada en yaşlı bir şekilde bulunan, güvenilir aynı zamanda düşük maliyetlerle elde edilebilen temiz bir fosil yakıtıdır.

Yaygın: Kömür Dünya'da 50 den fazla ülkede üretilmektedir. Kömür rezervleri diğer fosil yakıtlar gibi (petrol ve doğalgaz) Dünya'nın belli bir bölümünde değil fakattüm dünyada yaygın bir şekilde bulunmaktadır.

Emniyetli: Kömür kullanımı, depolaması ve nakliyesi açısından en emniyetli fosil yakıttır.

Güvenilir: Endüstriyel ve diğer alanlarda elektrik enerjisinin rekabetçi fiyatlarla ve güvenilir olarak temini açısından, kömürün Dünyada yaygın bir şekilde bulunuşu ve birçok ülke tarafından üretiliyor oluşu tedarikte güvenirliliği sağlamaktadır.

Temiz: Temiz Kömür Teknolojileri kullanılarak günümüzde kömür tüm dünyada doğayı doğayı kirletmeden kullanılmaktadır.

Ucuz: Elektrik Enerjisi Üretiminde ucuz ve rekabetçi bir yakıt olması nedeniyle Dünya elektrik üretiminin yaklaşık % 40 ' ı kömürden karşılanmaktadır. (MTA Genel Müdürlüğü Maden Analizleri ve Teknolojisi Dairesi – Ankara)”

Şimdi başa saralım… Bugün, daha önce birçok defa yaşadığımız kömür madeni kazalarından birini daha yaşıyoruz. Defalarca, onlarca insanın ölümü ile sonuçlanan bir maden kazası, bu defa toplu katliam olarak yaşandı ve ülkece yüzlerce canın yasını tutuyoruz.

 
Yukarıda ben önce hatırladıklarımı paylaştım, ardından hala okullarda kömür ile ilgili öğretilenlerin kaynağından gelen bilgilere değinmeye çalıştım. Yani biz okullarda hala kömürün YAYGIN, EMNİYETLİ, GÜVENİLİR, TEMİZ ve UCUZ oluşunu öğretmeye devam ediyoruz. Evet, kömürün kendi doğası hakkında yanlış bilgilendirilmiyoruz ancak kesinlikle eksik bilgilendiriyoruz, bilgilendiriliyoruz. İşin gerçek beşeri ve insani kısmına odaklanmak hiç aklımıza gelmiyor. Hala bu süper yakıtın ki bize emniyetli, güvenilir ve ucuz olarak öğrettiler ve öğretmeye de devam ediyorlar, insan hayatına değen kısmı ile ilgili bilgi vermiyoruz. Bu konu hakkında çocukların ve gençlerin düşünmesinin önüne geçtiğimiz gibi, hala yöneldiğimiz şey beşere ekonomik olarak katkısı…

 
Gelin tartışalım; kömür madde olarak emniyetli olabilir, insan hayatına değdiği yerde bu emniyet nasıl ortaya çıkıyor? Bu emniyet gerçek ve güvence altına alınmış mı yoksa sadece yakıtın doğası ile mi sınırlı? Bu yakıta ulaşmak için insan hayatı ne kadar emniyet altına alınmış? Tedariki kolay olan ve pek çok alanda kullanılan bu yakıt insan hayatına değer mi? Ucuz olma özelliği neye göre belirleniyor; diğer yakıtlarla karşılaştırıldığında daha az maliyetle çıkarılıyor olmasıyla mı? Elde edilme koşulları düşünülünce maliyetinin ve tüketiciye sunulmasının ucuzluğu, insan hayatı ile kıyaslanabilir mi? Kömür, çıkarıldığı yerler ve çıkarılma koşulları düşünülünce, madende çalışarak bu kaynağa ulaşmamızı sağlayan bir madenci için ne kadar güvenilir?

 
Kuru bilgi yerine tartışma ve düşünmeye teşvik edelim diye bir daha soralım; kömür insan hayatına değdiği yerde hem çıkaran hem de tüketen için gerçekten ne kadar güvenilir, emniyetli ve ucuz? Ve neden okullarda hala biz, bizlere verilmiş ezber bilgiler yerine insan hayatına değen gerçek konuları tartışmamayı sürdürüyoruz?


İşin ekonomik boyutu tartışmaya açılabilir. Ülke ekonomisine olan katkısı ve etkisi gözden geçirilebilir. Gerçekten ekonomik büyümeye mi yoksa işletmecilerin ceplerinin büyümesine mi hizmet ettiği yeniden değerlendirilebilir. Bu ekonomik büyümeye katkı üzerinden, ülke halkının ve hatta özellikle bu sektörde çalışan işçilerin ekonomik olarak nerede oldukları araştırılabilir. Her şeye en baştan, başkaları tarafından bizim için belirlenmiş çerçevenin dışına çıkıp tekrar bakılabilir.


Bu noktada yine değerler eğitimi ve etik tartışırken buluyoruz kendimizi. Okullar eğitim ve öğretim kurumlarıdırlar. İş, diğer okullardan farklı bir modelle yapıyorum bunu, çocukları sınava harika hazırlıyorum, çok sosyal çocuklar yetiştiriyorum ve hepsinin bir sosyal başarısı var ya da hepsi enstrüman çalabiliyor çok yetenekliler bakın gibi bir yere doğru gidiyorsa o zaman biz okullarda hala sadece öğretim yapıyoruz diyebiliriz.


Eğitim yapmaya ne zaman başlarız? Eğitim yapmaya, soru sormaya, sorulan sorular için cevap aramaları yönünde çocukları cesaretlendirmeye ve buldukları cevapları büyük ve açık bir yürekle kucaklamaya başladığımız zaman başlarız. Bir ortamı sadece bilgi ve kavram düzeyinde ne öğrendiklerinden çıkarıp ruha, yüreğe, insanlığa değen ne edindiklerine baktığımız zaman eğitim yapmaya başlarız. Eğitimi, “bir yöne doğru eğmek”  olarak algılamaktan çıkıp, bir çocuğun nereye doğru eğilmek istediğine hatta eğilmek isteyip istemediğine bakarak yapabiliriz. Bu, çocukların içinde varsa “kötü” ve “yaramaz” şeyler, onları ortadan kaldırıp yerine bizim istediklerimizi doldurarak değil, onların gerçekliklerini anlayıp, gerçekliği sorgulamalarına olanak tanıyarak yapabileceğimiz bir şeydir. Bir çocuğa insan olmanın ne kadar kıymetli bir şey olduğunu yaşatamıyorsak, onları bu kıymetli şeyin yararına düşünmeye yönlendiremeyiz. Eğitim ancak her şeye doğasının kıymetini anlayıp, bunu o şeylere de yaşatarak yapılabilir. İnsana insan olduğu, tabiata tabiat olduğu için değer vermediğimizde bunun önemli ve anlamlı olduğunu çocuklara, gençlere nasıl anlatabiliriz?

 

Şimdi ülkemiz, okullarda öğretilmeyen bir insanlık dersinin sınavına girdi. Kömür hakkında bildiğimiz her şey maalesef bu sınavı geçmeye yeterli olmayacak gibi. Gerekli olan bilgiler ise ya özümüzden bir yerlerden fırlayıp çıkacak ya da bir sonraki sınavda kalmamak için okullarda artık sadece öğretim yapmaktan vazgeçip, eğitim yapmaya başlayacağız.

 

 

Beyhan ÖZPAR

Psikolojik Danışman

14 Mart 2014 Cuma

Okul, Toplum Bilinci ve Ölüm


Bu yazı, hepimizi derin bir üzüntüye boğan Berkin Elvan'ın toprağa verildiği, 12 Mart 2014 tarihinde, yine Eğitimpedia'da yayımlandı. Bir daha böyle acılar yaşamamak, böyle yazılar yazmamak umuduyla, linki ile birlikte paylaşıyorum..

Berkin Elvan ve onun gibi, bir toplumun uyanmasının simgeleri olan pek çok kaybımız, ölümsüzdür...


Bugün çok uzun zamandır ilk defa nereden başlayacağımı bilmiyorum. Nereden başlarım, nelerden bahsederim, nasıl toplarım hiçbirini bilmiyorum; kafam karışık. Kafam öğrendiklerim, öğrettiklerim, bildiklerim ve/veya bildiğimi sandıklarım yüzünden karışık. Bugün her şeyi baştan düşünüyorum.

Okul ne içindir? Okul bireylerde toplum bilinci, evrensel hak ve özgürlükler, düşünceye saygı, ötekileşmeden ve ötekileştirmeden var olmayı öğrenmek içindir. Eğitim ve öğretim etkinlikleri bu çerçevede şekillenir. Bireycilik, “bireysellik, benmerkezcilik, izolasyon ya da narsisizm” anlamına gelmez; herkesin olduğu gibi var olabilmesi ve “insan” yerine konması anlamında ele alınır. Okulda öğretilen ve öğretilmeye çalışılan her şey bu çerçeveden bakıldığında anlamlıdır.

Peki, okullar bu görevlerini ne kadar üstlenmektedir ya da ne kadarını üstlenebilmektedir? Bir okul, içinde olduğu sisteme karşı görünen ancak o sistemi geliştireceği şüphe götürmeyen bir tavır alabilir mi? Almalı mıdır?

Bundan birkaç hafta önce, öğrencilerimizin yoğunluklu olarak yaşadığı semtlerden olan Cihangir’de internet yasası protestoları dolayısıyla olaylar çıkmıştı. Hemen akabinde okulda çocuklara toplumsal bilinç açısından bir açılım getirelim diye tartıştığımız bir toplantıda; “bunu nasıl yapacağımız çok önemli, çocukların çok içinde oldukları bir süreç var ve şimdilik bu riskli olabilir.” diyerek o konuya girmenin zamanı olmadığının ateşli bir savunucusuydum. Şimdi düşünüyorum da “peki o uygun zaman, ne zaman”?

Bir şeylerin içinden geçiyoruz. Hep savunucusu olduğum o “içinde olduğumuz gerçek yaşama çocuklarımızı dahil etmek”, tam şimdinin görevi gibi geliyor.  14 yaşında bir çocuk, ekmek almaya giderken, ülkesinin insanları gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmaya çalıştıkları, evrensel hak ve özgürlüklerini kullandıklarında susturulmaya çalışıldıkları bir gün, başından vuruluyor. Bu çocuk aylarca yaşama tutunmaya çalışıyor. Dün sabah artık tutunamadığı, kısa süren yaşamı son buluyor ve bildiğimiz dünyadan ayrılıyor. Tüm bunları uzaktaki belli bir mesafeden izlerken, bir anda acının uzaklıkları aştığını ve herkesin yüreğini yakabileceğini öğreniyoruz.

Sınıfta bir öğretmen yaşadığı üzüntüyü ve çocuğun başına gelenleri paylaşıyor. Çocuklar kendi aralarında konuşuyor. Öyle büyük çocuklar değil, 6-7 yaşlarında çocuklar. Biri diyor ki “bu polislerin suçu”; bir diğeri “ama çok gaz varmış, belki görmemişlerdir”; bir başkası “isteyerek olmamıştır” diyor ve sonuncusu da “ama başbakanı nasıl koruyacaklar” diye bitiriyor sohbeti. Öğretmen karışmıyor bu sohbete, sadece dinliyor. Çocuk dünyalarından gördüklerine karışamıyoruz. Sonrasında ise üzerinde düşünüyoruz, bu nasıl okunabilir diye.

Okumalardan biri şu olabilir; “çocuklar klasik olarak suçlu/suçsuz ayrımı yapmaya gitmişler”. Bir başkası şöyle olabilir; “çocuklar suç unsurunu arıyorlar, suça odaklanıyorlar; ancak suç unsuru yok – o zaman mutlaka bir kaza olmalı”. Ya da şöyle diyebiliriz; “sonuncu çocuğun ailesinde neler konuşuluyor Allah aşkına?”. Söyle de denebilir tabi; “ sonuncu çocuğun güce atfettiği şeyler çok önemli ve gücün korunması lazım, sanırım onun için güçlü olmak kıymetli bir şey”. Bunların her biri doğru olabilir; tam anlamıyla ya da sınırlı bir biçimde. Ya da tamamen yanlış olabilir hepsi.

Ben şimdi başka bir okuma yapmaya çalışacağım. İlk çocuk sanırım ölümle ilgili kaygısını dile getiriyor ve buna sebep olanlarla ilgili öfkesini dile getiriyor. İkinci çocuk inanmıyor duyduklarına ve mutlaka başka bir şey olmuştur demeye çalışıyor. Üçüncü çocuğun ise güvenmesi gerektiği söylenmiş kişilerin, hayatı tehdit eden tutumlarını aklının almadığını söylemeye çalışıyor zannımca. Ve sonuncusu da, yok canım mutlaka bir tehdit vardır ve hani önemli ya başbakan onu o tehditten korumak için yapılmış olanlar kötü olamaz herhalde demeye çalışıyordur belki.

O halde tekrar bakalım duruma. Çocuklara yerel ve genel yönetimlerle ilgili, hayat bilgisi dersindeki sınırlı bilginin dışında ne veriyoruz? Okulda meclis ya da sınıf başkanı seçimleri demokrasi bilincinin aşılanması için ne kadar yeterlidir? Bu bir bilinçlendirme midir? Güvenlik nedir? Güvenliğimizi korumakla görevli kişilere nasıl güvenebiliriz? Toplum güvenliği mi, seçilmişlerin güvenliği mi önemlidir? Seçilmişler ne için seçilmiştir? Seçilmişler kimi temsil eder? Güç ne zaman zorbalığa dönüşür? Kişi hak ve özgürlüklerinin korunması öncelikler arasında mıdır? Özgürlük nedir; serbestlik ve başıboşluk mudur? Neyi, ne kadar, ne zaman, nasıl yapacağımızı nasıl öğreniriz? Bir kişinin özgürlükleri, bir toplumun özgürlüklerinin önünde midir? İçinde yaşadığımız topluluğa hizmet etmesini beklediğimiz kişiler bu topluluğa karşı hareket ettiklerinde sessiz mi kalmalıdır? Tüm bunlarla ilgili farklı fikirlere de sahip olsak ortak uygulamalar bulabilir miyiz? Farklı düşüncelerimize karşın birlikte yaşayabilir miyiz? “Biz” dediğimiz zaman bir “onlar” yaratmak zorunda mıyız? “Onlar” diyerek ötekileştirmeden, hep beraber, ortak bir zeminde buluşup “biz” olamaz mıyız? Davranışlar, yetki, sorumluluk ve inisiyatifler nasıl ele alınmalıdır? Davranışlarımızın sorumluluğu kime aittir? Bu sorumluluğu üstlenmek ve bununla yaşayabilmek de bir özgürlük değil midir?

Bu ve benzeri binlerce soru olabilir. Bir çocuğun bir ülkeyi acıya boğarak ölmesi; onlarca gencin demokratik ve insanca haklarını savunurken ölmesi, sakat kalması; bir halkı temsil eden anayasal bir grubu düşünceleri bizimkine hiç benzemiyor diye sürekli dışarıda tutmak ve hem o halka hem de temsilcilerine kötü muamele etmek; bir futbol takımının hem temsil ettiği değerler hem de atletik başarısı yüzünden yaşamsal tehdit altında olması; ve yine sayamadığım pek çok durum, yukarıdaki soruların okul sistemleri içinde tartışılmaması ve yerini bulmaması kaynaklı bir körlükle ortaya çıkar.

Bugün Berkin Elvan toprağa veriliyor. Ardında acılar içinde bir anne baba, aynı acıyı daha önce yaşamış ebeveynlerin tazelenmiş yaraları, bir toplumun sızlayan vicdanı ve kanayan kalbini bırakıyor. Ve biz okullarda susuyoruz. Çünkü çocuklar bunu anlamazlar, bu onlar için çok korkutucu diyoruz. Galiba aslında kendimiz içinden çıkamıyoruz ve “bilmiyorum, ben de korkuyorum” diyememek yüzünden de konuşmamak en akıllıca olan gibi görünüyor.

Okullar ne içindir? Okul toplumun bir aynası ve prova yeri ise, neden toplumsal yaşamın gerekliliklerini konuşmak için bekliyoruz? Neden içinde yaşadığımız sosyolojik, antropolojik, psikolojik, etik ve demokratik koşulları yaşı kaç olursa olsun çocuklarla konuşmuyoruz? Siyasallaşmaktan mı korkuyoruz yoksa içinden çıkamayıp gücümüzü kaybetmekten mi? Bunu çok küçük yaşlardan itibaren konuşmazsak, bu bilinci çocuklara aktarmayı nasıl düşünebiliriz? Onları da evrensel hak ve özgürlükleri bilen, buna saygı duyan, toplumsal bilince sahip olan bireyler olarak yetiştirmemiz nasıl düşünülebilir?

Şimdi bildiklerimi ve bildiğimi sandıklarımı yeniden düşünüyorum. Kendi içimde bir karmaşa var ve ben durulmasını bekliyorum. “Eğitimi yeniden düşünmek” dediğimiz zaman, yukarıdaki her şeyi bir daha düşünmemizin zamanının çoktan gelip geçtiğini hissediyorum.

Şimdi değilse ne zaman? 


Beyhan ÖZPAR

“İnsan”


http://www.egitimpedia.com/bakis-acisi/okul-toplum-bilinci-ve-olum

Okul Kimin İçindir?

Şu an paylaştığım yazı, 16 Ocak 2014 tarihinde, Eğitimpedia'da yayımlandı. Aşağıda linkini de ekledim...


Günümüzde en büyük ebeveyn uğraşlarından biri çocuklarının okul yaşantılarına ilişkin kaygılarını gidermektir. Bu yüzdendir ki “doğru okulu seçmenin” hem ebeveynler için hem de eğitimciler için en popüler tartışma konularından biri haline geldiğini gözlemlemek çok kolaydır. Peki, “doğru” okul nedir; okulu “yanlış” yapan nedir ve tabii ki “okul aslında kimin içindir”?

Yetişkinler olarak bizler kendi çocukluk deneyimlerimizin benzerlerini kendi çocuklarımız yaşamıyor diye sürekli şikâyet ederiz. Günümüzde her şeyin yüzeysel ve suni oluşunu tartışır, sokakların ve oyun alanlarının yetersiz ve “tekinsiz” olduğundan bahseder dertleniriz.  Sonra çocukluğumuzun güzelliğini unutarak, yetişkin pencerelerimizden yine çocuklarımız için en “doğru” olanı seçmek için didinir dururuz. En doğruyu ne belirler, en doğru nedir, mutlak bir en doğru mümkün müdür diye düşünmeyiz bile…

Kaygı Üzerine isimli kitabında Renata Salecl ebeveynlik kaygılarından ve kaygılanma şekli açısından iki farklı ebeveyn grubundan bahseder.  Birinci grup ebeveyn çocuğu için en iyisini yaptığından kaygı duyan ve onun için daha iyi olmaya çalışan bir gruptur. İkinci grup ise kendisinin ebeveynliğinden hiç şüphe duymayan ancak çocuklarının “iyiliğinden” endişe eden gruptur. Farklı tutumlar geliştirseler de ortak paydalarının “okul” seçmek gibi toplumsal bir işleve yönelik çabalarında bulunduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak bu çabaları da kaygılarına göre farklı boyutlarda tepkilere neden olur.

Lacan, kaygının, bir eksiğin yerini “aslında o boşluğa uymayan” bir başka şeyle doldurulmasından doğan bir tepki olduğunu vurgular. Çağdaş tüketim toplumlarının ise “eksik olanla” ilişkisini ve bu eksik olana duyduğu “tahammülsüzlüğü” anlatmak için sayfalar yetmez. Günümüz toplumlarında (gelişmiş, gelişmekte olan v.s. bir ayırıma gitmeden; kendi içsel süreç ve ritüellerine sadakat taşıyan ilkel toplulukları dışarıda tutarak) eksiğin kabul edilemez olduğu bir gerçektir. Bu eksik ya bilgiyle ya görgüyle ya da deneyimle doldurulmalıdır. Ancak eksiğin deneyimlenmesi –mesela “can sıkıntısı”- gerçekleşmemelidir. Modern insanın bitmez tükenmez kaygısı da işte burada kendini gösteriverir… Daha fazla bilme, daha fazla öğrenme, daha fazla deneme, daha fazla yaşama daha fazla “olma”; ancak gerçekten var olmaya zaman ayırmama…

Şimdi gelelim ebeveyn kaygıları ve okul seçme konusuna… Modern zaman ebeveynlerinin okul seçimi konusunda hep bir tereddüt içinde olduğundan bahsetmiştik zaten. Asıl konumuza gelirsek bu tereddüt nereden gelmektedir? Bir ebeveyn niçin çocuğuna bir okul seçmeye çalışırken kendisine bir araba almaya çalışıyormuş gibi davranır? Acaba arada unuttuğumuz bir şey var mıdır? “Gerçek ve doğal çocukluk ihtiyaçları” neden yetişkin kaygılarının içinde kayboluverir?

Birinci gruptaki ebeveynler her zaman çocukları için iyi olanı yapmaya çalıştıkları için asla doğru karar verdiklerinden emin olamazlar. Hep bir eksik vardır ve bu eksiğe kimin tahammül edemediği de aslında az önce bahsettiğimiz gibi çok açıktır. İkinci grup ebeveynler ise hangi okulu seçeceklerinden çok emindirler ancak çocuklarının bu okulla nasıl bir etkileşim içine gireceğini pek dikkate almazlar. Bir bakmışız ebeveynler çocuklarını unutup kendileri için okul seçmiş olurlar.

Çocuk mutlu değildir… Birinci grup ebeveyn için bu, kendisi yanlış bir karar verdiğindendir. Zaten o eğitim modelinde şöyle bir eksik vardır, öğretmen böyle uygun değildir, fiziki koşullar şundan sıkıntılıdır, malzemeler çok kalitesiz, bakıcısı çok cahildir… Bu eksikler çocukların %1’ine denk gelmektedir ve nasıl olur da bu denk gelebilme ihtimalini ebeveyn düşünememiştir? Nasıl olur da bu eksikleri, daha doğrusu o eksikleri nasıl dolduracağını önceden kestirememiş ve planlamamıştır? Orada, dışarıda bir yerde mutlaka çok daha “tam” ve “iyi” bir okul vardır. Ama ebeveynlik zor, kaygıyla yüzleşip “hata yaptım” diyebilmek daha zordur; o zaman “biz kötü ve yanlış olacağımıza, okul kötü ve yanlış olsun” daha iyidir. Oh; dışarıya at ve rahatla… İkinci grubun ebeveynleri için bu daha katlanılmazdır. Bu çocuğun nesi vardır ki hiçbir yerde mutlu olamamaktadır? Okullar içinden en iyisi seçilmiş, öğretmenin en doğrusu bulunmuş, eğitim yöntemlerinin en doğrusu belirlenmiş, kitap, defter v.s. en iyisi alınmış, bakıcının en iyisi tutulmuştur. Nasıl olur da çocuk mutlu değildir ve yine “okul değiştirmek” gereklidir. Ya da ne okul değiştirmesi, en doğrusu bulunmuşken çocuğun buna uyum sağlamaması nasıl mümkün olabilir? O zaman yine ebeveyn olarak ben hata yapamam ve okulu ben seçtiğime göre okul da hatalı olamaz; o zaman hatalı ve yanlış olan “çocuktur”. Bu çocuğun nesi vardır? Oh; dışarıya at ve rahatla…

Peki, tüm bu eksiklik, yanlış seçim ve belirsizliğe rağmen “doğru okulu” bulduğuna inanan ebeveynler kimlerdir? Cevabı zaten bulduğunuza inanıyorum. Kendi kaygılarını çocukların ihtiyaçlarından ayırabilen ebeveynler “doğru” okulu yani aslında “uygun” okulu seçer… Çocuk olmanın ne demek olduğunu hatırlamışlar, kendi çocuklarının farkına varmışlardır. Kendi kaygılarıyla çocuklarının kaygı ve ihtiyaçlarını ayırabilmişlerdir. Çocuklarının doğal bir öğrenme yeteneği olduğunu unutmamışlardır; bu yeteneğin ortaya çıkması için desteklerini verirler ancak zorlamazlar. Mutsuzluğun da mutluluk kadar gerekli olduğunu, bazı eksiklerin “gerçek hayatta” hiçbir zaman doldurulmayacağını, kaygı duymanın o kadar kötü olmadığını kendilerine hatırlatırlar ve bunu yaşarlar. Bunu yaşarken çocuklarına, bunu yaşamanın “kötü, istenmeyen ve yanlış” bir şey olmadığını da doğal bir şekilde öğretirler. Kararında bir engellemenin, hayal kırıklığının insanı geliştirdiğini bilirler. Ayrıca uygun olmayan bir karar verebilmek, olumsuzluğun deneyimlenmesi ve kaygı duymak için de kendilerine izin verirler.

Dolayısıyla okul seçerken bir ebeveynin kendine soracağı en önemli iki sorunun “bu okulu kimin için seçiyorum?” ve “bu kimin ihtiyacı?” olduğuna inanıyorum. Bu sorular, “bu okul hangi yöntemi, nasıl ve nerede uyguluyor” araştırmasının ardından geldiğinde tamamlayıcıdır. O zaman “yanlışlığın” telafi edilebilmesine olanak sağlanır…  Ne okul, ne ebeveyn ne de en önemlisi çocuk “yanlış” olur; sadece olması gereken vuku bulur.

Yanlış anlaşılmasını istemem, kaygı duymamaktan ve kaygıyı kontrol etmenin ne kadar iyi bir şey olduğundan bahsetmiyorum. Kontrol etmeye çalışıp küçük bir boşluğu doldurmaya çalıştıkça ne kadar büyük boşluklar yarattığımızdan ve yok edip kontrol etmek yerine “gerçek” ve dozunda bir kaygının içinden geçmenin öneminden bahsediyorum. Kaygı bizi yaşamla, ölümle, toplumla, kendimizle; var oluşumuzun özüyle temasta tutar. Bu tür bir kaygı çocuklarımıza bırakacağımız çok önemli bir mirastır.

Bir psikolojik danışmanın gözünden okul, büyümeye ve toplum içinde var olmaya çalışan bir çocuk, kendisine bakma cesareti gösteren bir ebeveyn ve tüm bunlardan kendine görev ve sağduyu oluşturmuş bir ekip için paha biçilmez bir “kurumdur”. Ve ne olursa olsun; okul herkes içindir, her yer okuldur. 

Beyhan ÖZPAR, Psikolojik Danışman


Kaynaklar:
Renata Salecl, Kaygı Üzerine – Metis Yayınları

J.D. Nasio, Jacque Lacan’ın Kuramı Hakkında Beş Ders – İmge Kitabevi


http://www.egitimpedia.com/egitim-2/okul-kimin-icindir