Oyun Oynamak Çok Güzel! etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oyun Oynamak Çok Güzel! etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2014 Cumartesi

Sırasıyla Üç Yazı - 3 - : Hayat Oyundur!


Hollandalı kültürel tarihçi Johan Huizinga, Homo Ludens isimli kitabında oyunun toplumsal işlevinden bahseder ve modern zamanlarda belli kalıplara sokulmaya çalışılan “oyun”un, aslında özümüzde olduğunu ve doğuştan “oyuncu” olduğumuzu aktarır. Huizinga “insan oyun oynayan bir varlıktır” der. Kitaba göre oyun çeşit çeşittir, belli kuralları vardır; katılımcılar özgürdür, gönüllüdür ve eğlenir.  Herhangi bir çıkar ya da yarar sağlama amacıyla ortaya çıkmayan oyunun çok önemli kültürel işlevleri vardır.

Konu oyun olunca, daha önce belirttiğim gibi pek çok bilimsel araştırma ve kitap bulabiliriz. Birçok teoriye göre oyunu irdeleyip değerlendirebiliriz. Terapi seanslarında, okulda ya da evde çocuklarımızın oyun davranışlarına bakarak “onun iç dünyasına” ilişkin, “kendi penceremizden” bir bakış atabiliriz… Bunların pek çoğu doğru olabilir ya da yalnızca inanmak istediğimize inanabiliriz. Ancak tartışmasız olarak hepimizin birleşeceği bir nokta olarak şu çıkar karşımıza; oyun vazgeçilmezdir.

Önceki yazımda bir oyunda neler olur konusuna bir parça değinmeye çalışmıştım. Bu yazımda oyununun bileşenlerinin ne işimize yarayacağını, elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım.

Oyun bir kurallar bütünüdür; tıpkı hayat gibi… Bir çocuk oyundaki kuralların ne işe yaradığını öğrendiği zaman, günlük hayatın kurallarının da temel mantığına kavuşur. Neden sırasını beklemesi gerektiğini, kendisi kadar diğerlerinin de isteklerinin önemli olduğunu, sözün eylemden önce geldiğini, birlikte yapılan işin ve bununla beraber tek başına gösterdiği gayretin önemli olduğunu öğrenir. Bir düzeni vardır oyunun ve her an her şey olabilir de. Tıpkı hayat gibi…

İlişki içinde olmayı öğrenir; sadece oyun oynadığı kişilerle değil, oyun oynadığı mekânla, kendisiyle, duyularının her biri ve duygularının tümüyle. İlişkiyle beraber iletişim başlar; ben ve kendim, ben ve sen, ben ve şu an bulunduğum yer arasında. Böylelikle konuşur, dinler, düşünür, hisseder. Hepsinin bir sonuca vardığını görür, nedenselliği öğrenir; şu olunca bu oluyormuş…

“Empati” beceri olarak burada gelişmeye başlar; çocuk diğerinin mokasenleri ile yürümeye başlar. Dinlediğiniz zaman tüm kalbinizi açarak, diğerinin ne demeye çalıştığını anlarsınız. Bu arada diğeri gibi olmayı de öğrenirsiniz; maskelerin ne işe yaradığını, hangi maskenin ne zaman takılması gerektiğini deneyimlersiniz. Doktorculuk, öğretmencilik, evcilik… Bir de bu sırada yetişkinler için bir sağlamadır oyun; çocuklar maskeleri –belki de toplumsal rolleri demek daha anlaşılır olacak-  deneyimlerken, yetişkinler bu roller için nasıl modeller olduklarını öğrenirler.

İncitmemeyi, incinince nasıl hissedildiğini öğrenirler çocuklar oyunla. Başkalarının duygularını görmeyi ve paylaşmayı da… Şefkat göstermeyi, yardım almayı ve vermeyi öğrenirler. Kasıtsız ya da kasıtlı davranışlarının sorumluluğunu almayı öğrenirler; oyun oynayan herkes birbirinin aynasıdır en nihayetinde.

Çocuklar oyun oynarken engellenmeyi ve hayal kırıklığını öğrenirler. Her şeyin kendi istedikleri gibi olamayacağını, başkalarının özgürlüklerinin ve haklarının de önemli ve gerekli olduğunu, sınırlarının ne olduğunu deneyimleme şansına sahip olurlar.  Sorun yaşadıklarında dünyanın sonu olmadığını, bir çözüm üretebileceklerini öğrenirler ve buldukları çözüm işe yaramazsa birazcık destekle yeni çözümlere yönelebilme gücünü kendilerinde bulurlar.

Oyunun kaçınılmaz bir parçası olarak mücadele etmeyi öğrenirler. İstedikleri sonuca ulaşmak için çabalamayı, başkalarının da kendisi gibi bir gayret ve çaba içinde olduğunu, her zaman daha iyisinin olabileceğini ve önemli olanın sonuç değil çabaları olduğunu…

Tüm bunları tek başlarına yapamazlar elbette. Yanlarında her zaman bu konuda onlara model olacak, düştüklerinde onları kaldıracak ve hep güvenle orada, yakınlarda bir yerlerde bulunan yetişkinlere ihtiyaç duyarlar. Onlarla oyun oynayan, sadece onlarla oyun oynarken değil onlar kendi başlarına oyun oynarken de bundan keyif alan anne babalarını yanlarında görmek isterler.

Dünya bir oyun alanıdır, hayat ise bir oyun. Doyasıya yaşamak için oyun oynamayı öğrenmemiz önemlidir. Oyunun içinde bize keyif veren mizahı, yaratıcılığı ve coşkuyu kaybetmememiz ve bununla beraber tüm gerçekliği ile birlikte hayal kırıklıkları ve üzüntüleri karşılayabilmemiz için oyun oynamayı sürdürmemiz önemlidir.

Evet, oyun kurgusaldır; ancak oyun sırasındaki duyular ve duygular gerçektir. Bu gerçeklik de bizi hayatın gerçeklikleri ile baş etme becerileri ile donatır. İnsan olmanın gerçekliğini insanca yaşamayı öğretir oyun.

Oyun dolu bir yaşam dileklerimle; sevgiyle…


Beyhan ÖZPAR
Psikolojik Danışman

22 Mart 2014 Cumartesi

Sırasıyla Üç Yazı - 2 - : Haydi, Oyun Oynayalım!


Sizler geçen yazıdan beri “deneyimleri nasıl zenginleştiririz?” diye düşünürken, ben de “oyun oynamayı nasıl anlatabilirim?” diye düşündüm durdum. Sonra fark ettim ki oyun oynamayı anlatamam ama oyun oynayabilirim…

Sizlerle oyuna başlamadan önce bazı kuralları aktarmam gerektiğini hatırladım. Her oyunda olduğu gibi bu oyunda da ilk kural herkesin eğlenmesi! Tabi ki eğleneceğiz, eğlenmezsek eğer oyun oynamanın ne anlamı kalır. “Çocuk muyuz canım, ne münasebet.” diyenlerin sesleri yüreğime kadar geldi. Hayır, çocuk değiliz ama hepimiz büyümeden önce çocuk olduk.  Ayrıca çocuk olmak da gerekmez eğlenmek için. Ama kuralı unutmayın, HERKES EĞLENECEK… Yani sizin keyfiniz yokken ya da siz havanızda değilken ben eğlenemem ve ben mutsuzsam zaten sizin eğlenmeniz de benim için anlamlı olmaz. Hem böyle oynadığımız oyun da oyun olmaz.

İkinci kural ise kimsenin zarar görmemesi; yani sizi incitemem… Ne bedeninize zarar verebilirim ne de sözlerim ya da tavırlarımla ruhunuza. Bunu yapmak çok kolay değil tabi, sizi tanımam ve izlemem gerekir. Eğer niyetimi aşan bir hareketim olursa şimdiden özür dilerim ve bunu telafi etmek isterim ama sizin de bu onarıma izin vermenizi beklerim. Aynı şeyi siz de yapamazsınız; oyun oynuyoruz ya hani hepimiz eğleneceğiz, o zaman beni incitmemelisiniz. Bu şekilde oyuna başlayabilir, sürdürebilir ve tekrar oynamak isteyebiliriz. Unutmayın KİMSE İNCİNMEYECEK; oyundan soğumamıza neden olacak bir iz ne bedenimizin hafızasında ne de yüreğimizin hafızasında yer edinecek.

Peki, ne yaparsam acaba oyunum güzel olur? Yüksek sesle düşünüyorum, ne oynayacağımıza, nasıl oynayacağımıza karar vermemiz lazım. Hadi oynayalım deyince olmuyor öyle… Hepimizin bildiği bir şey olsun, hepimizin keyifle oynayacağı bir şey. Böyle yaparsak eğer kuralları hatırlamakta zorlanmayız. Tekrar baştan bir kuralları saymak yeterli olur. Ya kurala uymayan olursa; olur ya oyunun heyecanına kapılabiliriz ve kuralları unutabiliriz. E o zaman önce bir hatırlatma yaparız… İkinci defa uymayan olursa bir kere daha hatırlatırız ama uyarırız da; bir kere daha olursa oyundan çıkıp beklemek zorunda olacak diye. E bir daha uymazsa da artık ne yapalım; başta bir karar aldık, uygulamak gerekir.

Ne oynayacağımıza karar vermek bazen güç oluyor, ama kura çekebiliriz ya da önce birimizin istediğini sonra diğerimizin istediğini oynayabiliriz. Belki de en küçük olanımızın istediği oyunla başlarız oynamaya, sonra sırayla büyüklerin isteklerine geçeriz.

Sonra bu oyuna bağlanmamız lazım ama sadece oyuna bağlanmamız yetmez. Sizinle bir bağ içinde olmalıyım, bir ilişki de başlatmalıyım. Bu ilişkiyi öyle bir şekilde sunmalıyım ki size, benim sınırlarımın farkında olmalı, kendi sınırlarınızı güvende hissetmeli ve bu arada da eğlenmeye devam edebilmelisiniz. Tabi bu arada birbirimizle ilgilenebilmeliyiz, herkes özel ve biricik olduğunu bilmeli…

İhtiyaç duyduğumuzda karşılıklı olarak şefkat gösterip alabilmeliyiz mesela. Belki çok keyif alıyorken yanarım ve biraz beklemem gerekir, biraz teselli iyi olur böyle bir zamanda. Ya da birimiz kazara diğerinin canının acımasına neden olabilir; e bir özür dilemek canı acıyanla ilgilenmek fena olmaz. Sonra yanlışlıkla düşebiliriz, bir yerlere vurabiliriz bedenimizin bir parçasını. Azıcık mola verip dinlenmek ve yaralıyla ilgilenmek de, canı acıyan arkadaşımıza iyi gelebilir. Kendini grubun dışında hissetmez böylece. Tekrar oyuna katılamayacaksa da ya yanında oturur sohbet ederiz ya da oyuna devam etmek için onun da müsaadesini isteriz... Biraz centilmenlik kimseyi öldürmez…

Bu kadarı bir oyun için yeterli mi peki? Bence bu da yetmez; biraz iddia olmalı, ortamda şöyle bizi hareketlendirecek bir şeyler olsa iyi olur. Motivasyonumuz düşmesin diye bir amacımız olsun; bir yere varalım, ilk biz varalım; bir şeyleri toplayalım, en çok biz toplayalım… Ya da belki kendimizi deneyelim ne kadar yapabiliyoruz diye, hani “seksek” oynarken yanmamak için çalışırdık ya onun gibi… Boşuna oyun oynamak istemeyiz. Tabi amacımıza ulaşmak için bazen kendi sınırlarımızı zorlamak bazen diğerlerinin dayanma gücünü zorlamamız gerekebilir. Bunu yaparken çok büyük hedefler koymayalım o zaman, adım adım gidelim önce en küçük, sonra küçük, sonra orta gibi artarak gitsin zorluk derecesi. Herkes için yeteri kadar zor olduğunda da daha fazla dozu arttırmaya gerek yok bence… Sonra bazen işbirliği de yapabilmeliyiz, takım olarak da çalışabilmeliyiz. Her hedefe de tek başına ulaşılmıyor ki canım… Herkese normal gelen bir oyun belki birimiz için çok zordur; o zaman o kişiye yardım etmemizde ve işini kolaylaştırmamızda sorun olmaz… Amaç herkes eğlensin, değil mi?

Yine ne kadar çok yazmışım çizmişim farkına varmadan. Başlarken sadece oyun oynayalım diyordum da aslında basit bir oyun bile ne çok şey gerektiriyormuş değil mi? Ne kadar çok şey saymam gerekti güzel bir oyun yaratabilmek için.  Altı üstü bir oyun oysa ki…

Böyle yazdım çizdim de ne işimize yarayacak bu kadar şey, biraz düşünmek lazım belki… Siz bilgisayarınız başında düşünmeye başlamışsınızdır bile ben bunları yazarken. Ben de bunlar ne işimize yarayacak diye düşündüklerimi size yazayım önümüzdeki ay…

Tekrar görüşmek üzere; sevgiyle…

Beyhan ÖZPAR
Psikolojik Danışman

15 Mart 2014 Cumartesi

Sırasıyla Üç Yazı - 1 - : Dikkat! Bu Yazı Deneyime Dönüşmesi Umularak Yazılmıştır…


Yazı yazmanın en zor tarafı, deneyime dönüşme şeklinin gözlenememesi. Deneyimler ise yazıya sığamayacak kadar zengin ve tüm duyulara hitap ediyor. O zaman öyle zengin bir anlatım ve içerik sunulmalı ki ne dendiği anlaşılsın ve uygulamaya koymak kolay olsun…

“Oyun”u anlatmak kolay mıdır? Oyunun kuralları ya da nasıl oynandığını değil ve ya neye hizmet ettiğini de değil… “Oyun deneyimini” anlatmak kolay mıdır? Bir çocuk için ne anlama geldiğini ve bir çocuğun aslında oyunlarda neleri yaşadığını anlatmak gerçekten çok zor. Ama gözlerimizi kapatıp kendi çocukluğumuzun bahçesine daldığımızda kendi oyunlarımız hatırlayabiliriz ve bu oyunlarda neleri öğrendiğimizi de… Bazıları oyun denemeyecek kadar basit olan, kuralı sadece bir tane olan, zamanın gençleri ve büyükleri tarafından anlaşılmayan ve hatta tuhaf bulunan oyunlardan bahsediyorum. Atçılık oynama, “tıp” oyunu, beş taş gibi… Tabi bizlerin çocukluğunda şimdiki çocukların zenginliği yoktu, ne bebeklerimiz ne de oyun konsollarımız oldu. En gelişmiş oyun araçları tetrisler ya da Commodor 64’lerdi ve onlar da belli bir gelir seviyesine hitap ediyordu.

Amacım duygu sömürüsü yapmak ya da modern zamanlar ve tüketim toplumu söylemlerine girmek değil.  Amacım oyunlarımızın tüm duyularımıza hitap eden deneyim zenginliğini hatırlatmak. Tıp oynarken birbirimizin gözlerine baktığımızı, sessizliği deneyimlediğimizi, beden dilimizle bir şeyleri anlatmaya çalıştığımızı; beş taş oynarken sırayı nasıl takip ettiğimizi, taşı görmenin, ona dokunmanın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatmak. Tüm bunları yaşarkenki sesleri, tatları, kokuları ve yumuşaklığı tüm netliği ile gözünüzde canlandırmak.

Şimdi size bebeklerle oynamanın nasıl bir dışa vurum ve duygusal gerginliği azaltma yolu olduğunu anlatabilirim ya da bilgisayar oyunlarının çocukların strateji geliştirme ve planlama becerileri üzerindeki etkisinden bahsedebilirim. Bu sayede bilimsel olarak oyunun öneminden bahsetmiş ve belli bir konuda anlayış geliştirmiş olabiliriz etkileyen ve etkilenenler olarak. Ancak çok sıradan oyunları unuttuğumuz bu günlerde, kendi tatlı çocukluğumuza uzanıp o zenginliği hayal etmenizi sağladığımda daha başka bir yere ulaşabilirim. Zaten bildiğimiz ve unuttuğumuz bir güzelliği, yaşantının kendisinin bize neler kazandırdığını tüm duyularımızın hafızasından geri çağırabilirim.

Zihin unutur ancak beden unutmaz. Psikolojik travma çalışmaları bu söylem üzerinden şekillenir. Bu söylemin sadece travma gibi olumsuz deneyimlere ilişkin olmadığını gözlerinizi kapatıp hayal etmeye başladığınız an sizler de anladınız. Bedenin hafızası engin bir deniz gibidir, yaşanmış her şeyin bedende bir izi vardır. Duyularımız kayıt tutar ve kötü şeyler kadar iyi şeyleri de depolar. O zaman yaşamın deneme tahtası olan oyunun da işlevi sadece zihnimizi uyandırması ve harekete geçirmesi değildir. Duyularımızı uyandırıp, bedenimizi ve ruhumuzu beslemektir. Oyunda sadece görme duyumuz etkin değildir; dokunuruz, tadarız, koklarız, hissederiz, duyarız ve söyleriz... Görünüşte ve söylemde tek amaç eğlenmektir çocuk için ancak böyle zengin bir eğlence çocuğun hayata yönelimini güçlendirir.

Başta söylemiştim, deneyimi anlatmak kolay değildir diye… Buna bir ek yapabilirim bu aşamada; deneyimi anlatmak kolay değildir ancak tekrar deneyimlemek ya da deneyimlenmesine eşlik etmek imkansız değildir. Yazıma son verirken sizleri “nasıl?” sorusuyla baş başa bırakıyorum. Sizler bu konuda bedeninizin ve zihninizin hafızasını yoklarken, ben de sizler için deneyime hazırlık konusunda yazmaya çalışacağım.

Sevgiyle...

Beyhan ÖZPAR
Psikolojik Danışman

Sırasıyla Üç Yazı

Merhaba,
 
Şimdi sizlerle üç yazımı paylaşacağım. Yalnız işin içinde bir bit yeniği var ve nasıl yapacağımı çözemedim. Bir karar vermem lazım... Ya şimdi hepsini yayımlayacağım olacak bitecek, ya da daha önce yaptığım gibi demlenmesi için aralara biraz süre serpiştireceğim ve belirli aralıklarla yayımlayacağım.
 
Konu şu; çok yararlandığım ve keyif aldığım bir oyun terapisi eğitimi aldım. Bu eğitimler sonrasında daha önce çalıştığım okulda, oyunla ilgili yazılar yazmamı istediler. Ben de yazdım; hem de büyük bir keyifle yazdım her birini. Ancak her yazının arasında bir ay var. Ve bu birer ay yazıları gözden geçirmek, içinizde nereye temas edeceğini görmek için beklemek, temas ettiği yerde biraz kalabilmek ve yazılardan süzülenleri deneyime dönüştürebilmek için çok iyi bir zaman ve alan sağlıyor.
 
Bunları yazarken karar verdim:) Yine arayla yayımlayacağım ancak bu defa bir ay ara vermeyeceğim. Her hafta bir tane...
 
Yine daha öncekiler gibi bağlantılar en sonda olacak - tı ki... Bir yazının bağlantısını bulamıyorum bir türlü... Neyse canım, siz de ikisinin linkinden yayımlandığı siteye, Eğitim ve Ötesi'ne ulaşabilirsiniz. Belki benim bulmadığım yazımı da siz bulursunuz, belli mi olur.
 
Haydi bakalım, keyifli okumalar. 1 numaralı yazı az sonra...

Ufak Bişi Diicem - Bu yazılar 2013 yılında, Nisan, Mayıs ve Haziran aylarında yayımlandı... Ya da Haziran'da olması gereken yazı hiç yayımlanmadı ve o yüzden bulamıyorum...