10 Haziran 2015 Çarşamba

Özgürlük Hayal Kurmaktır

Bazı kavramlar vardır, herkes bu kavramlar hakkında sayısız fikre sahiptir. Bazı fikirler birbirine çok bezer, bazıları ise taban tabana zıttır; ama asla tam olarak aynı şeyden bahsetmek mümkün olmaz. Hatta bu kavramlara ilişkin tanımlamalar bile mevcuttur; ancak bu tanımlamalara bakınca bile kültürler arası, disiplinler arası ya da dönemler arasında farklılıklar olduğunu görmek kolay olur. Bir keresinde çok sevdiğim, dünyaca ünlü bir nöropsikoloğun videosunu izlemiştim; gündelik hayatta çok kullandığımız "zihin" (mind) kavramı hakkında farklı disiplinlerden gelen kırk uzmanla yaptıkları tanımlama çalışmalarında nasıl bir çıkmaza girdiklerini anlatıyordu, bir türlü mutabık kalamıyorlardı çünkü... Dolaysıyla hep aynı soru ile karşılaşıyorum, "mutlak bir doğru var mı?".
 
Ben siyaset bilimci ya da felsefeden çok anlayan biri değilim. Çok dindar olduğum söylenemez ama inançsız olduğumu da söylemem doğru olmaz. Ruhsallıkla, insan ruhuyla çok ilgiliyim; bu mesleğimle ilişkili evet ama beni bu mesleğe itenin zaten çok önceden beri bununla ilgileniyor olmam olduğunu söylemek doğru olur. Ruhsallıkla ilgilenirken ve öğrenimim devam ederken (ki hala öğreniyorum ve öğreneceğim daha çok şey var) hep karşıma çıkan şey şu oldu: genel çerçeveleri tanımamak mümkün olmakla beraber her şey, ama istisnasız her şey kişiden kişiye, durumdan duruma, aynı kişi için andan ana değişiyor... Tıpkı yukarıda biraz bahsettiğim evrensel olmasını umduğumuz kavramlarda olduğu gibi.
 
Şimdi asıl söylemek istediğimi şeylere geçmek, bahsetmek istediğim kavramlara girmek istiyorum... Bir doğru yanlış polemiğine girme amacım yok, ben daha çok benim için anlamlarından bahsetmek istiyorum. Bu gün için seçtiğim kavramlar "özgürlük" ve "demokrasi"... Belki bir kısmınız katılacak bir kısmınız katılmayacak, ya da bazı yerlerinde benzer fikirlere bazı yerlerinde hiç de benzemeyen fikirlere sahip olacağımızı fark edeceğiz...
 
Özgürlük nedir dediğimde hepimiz için bir tanım belirdiğini biliyorum. Ben de kendi içimde ya da başkalarıyla belli sohbetler sırasında ve hatta ebeveynler ile çocuklarına değerleri ve kavramları nasıl öğreteceklerine ilişkin konuşurken pek çok tanımlama yapıyorum. Genellikle birbirine çok benzer şeyler oluyor ancak sonuçta tanımlamalar etkileşimde bulunduğum kişilerle anlam buluyor ya da anlamından kayıyor. Ancak son bir haftadır özgürlük kavramı ile ilgili ilgin bir yere vardığımı gördüm ve bunu sizlerle paylaşmak istiyorum: bence özgürlük hayal kurmaktır. Bunu son derece gerçekçi biri olarak, bu şekilde tanımlamak benim için çok tuhaf. Ama böyle söyleyip bırakmak istemiyorum, biraz anlatmaya çalışayım...
 
Özgürlük hayal kurmaktır derken bir hayale kapılmak, evrene mesaj yollamak, sürekli inanmak ve sadece inanarak gerçek olacağını düşünmek gibi şeylerden bahsetmiyorum aslında. Demeye çalıştığım şey özgülüğün herkesin bir hayali olmasına olanak tanıyan bir olgu olduğu. Yani ben bir hayal kurabilirim, bu dış gerçeklikle uyumlu olmayabilir. Asla gerçekleşemeyecek ya da öyle görünen bir şey olabilir. Benzer hayaller içinde olabilirim sizinle ama aynı olmak zorunda değildir, kendime özgü bir çok parçası vardır hayalimin. Sizinkinden çok farklı bir hayal içinde olabilirim ve sizinkinden farklı bir hayale sahip olmam bizi aramızdaki ilişkiyi bozmaz. Çünkü bu hayal bana aittir, tüm kusurları ve mükemmel yanlarıyla. Kendi içimde bunu yaşayabilirim, sizinle paylaşabilirim; dış gerçeklik, toplumsal hayat, ilişkiler buna olanak verdiğince gündelik yaşamıma taşıyabilirim. Hayalim için yargılanmam, dışlanmam, ötekileştirilmem. Diğerlerinin hayallerinin olduğunu bilirim ve bu benim için sorun olmaz. Kendi hayalime sadece kendi gerçekliğimi dayatarak başkalarının inanması ve katılması, başkalarının da benim gibi hayal kurmak zorunda olması gibi beklentilerim, taleplerim olmaz. Başkaları bana böyle bir şey dayattığında da bunu reddetme hakkına sahibimdir. Doğru ya da yanlış hayaller yoktur, sadece bana ait olan, sana ait olan, herkesin kendine ait olan hayalleri vardır. Bazen bir kişi ya da bir grup hayallerindeki ortaklıklarından yola çıkarak birlikte hareket edebilir ama asla sonuna kadar tek bir kişinin hayaline göre hareket etmek zorunda değildirler; farklılaştıkları noktada birlikte hareket etmekten vaz geçebilirler ya da farklı bir yol bularak yine de hayallerinden vaz geçmeyerek yola devam edebilirler... Ve özgürlük budur. Çok temeldir, biriciktir...
 
Son seçimlerden sonra ilk defa özgür hissediyorum. Özgürleştiğimizi hissediyorum. Eylemlerimizi sorumsuzca gerçekleştirmek anlamında bir özgürlükten bahsetmiyorum, hayallerimizi artık konuşabilmeye ilişkin bir adım atmanın verdiği özgürlükten bahsediyorum. Mesela benim bir hayalimin gerçekleştiğini söyleyebilirim; dilsiz bırakılan pek çok kesimin ses bulabilmesine olanak tanıyan bir temsilciler meclisine büyük ölçüde sahip olduk. Aynı toprağın farklı çocukları olarak farklılıklarımızla kendimizi ifade edebileceğimiz bir zemine oturduk ve aynılıklarımızı görme olasılığımız, farklılıklarımızın kabul edilişi resmileşti... Senelerce yok sayılmış, aşağılanmış, ötekileştirilmiş, kendini ifade etmek için farklı yollara zorlanmış pek çok düşünce ve var oluş  bir arada, bir ses olarak varlık gösterebilme olanağına kavuştu. Ruhsallıkla ilgili inandığım çok önemli bir şeye de alan açılmış oldu; konuşulamayan, düşünülemeyen, kendine ifade bulamayan her şey baş edilmesi daha güç olaylar ve deneyimler olarak vuku bulur. Eğer düşünülmeye, konuşulmaya ve bu süreçte ifade edişteki farklılıklara alan açılırsa artık orada baş edilebilir, çözümlenebilir konu, durum ve/veya sorunlardan bahsetmek mümkün olur; bu da baş edilmesi daha kolay bir şeydir.
 
Bundan sonra gerçekleşmesini çok arzu ettiğim hayalim ise herkesin hayaline saygı duyulduğunu görmek. Gerçekleşmesi anlamında bir eylem içinde bulunmak zorlaması olmaksızın bunları bize anlamsız, saçma, korkutucu ya da olanaksız da gelse sadece bu hayali kuran bizim gibi bir insan olduğu için ve buna hakkı olduğu için saygı duymak. Bunu, gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin konuşmasına olanak tanımak. Kibirden uzak, sakin ve insanca bir tavır takınabilmek. Savaş ve ayrılık için bahaneler aramak yerine uzlaşma ve barış için birlikte konuşmayı başarabilmek. Bir arada olabilmek, bir arada kalabilmek. Sürekli eskiyi referans alıp yeninin önüne set koymamak, yeni olana açılabilmek. Birbirimizi fikirlerin, olayların, zihnin ve politikanın oyunlarının üstüne çıkarak,  sadece insan olduğumuz için sevebilmek...  
 
Peki bu nasıl mümkün olacak? İşte burada da benim için "demokrasinin anlamı" devreye giriyor. Demokrasi, bize bu özgürlüğü sağlayan ve bu özgürlüğün korunmasını garanti altına alan şey bence. Hayallerin gerçekleşmesini değil ama konuşulmasını meşrulaştıran, bu meşruiyeti koruyan, gözeten, herkesin hayaline eşit mesafede kalabilen ve hepsini kapsayan bir alan yaratan bir güç demokrasi. Gücünü insan olmaktan, insanca yaşamaktan alan olgu... Ve bu güce çok ihtiyaç duyan, her durumda adını anan, ondan medet uman biz insanlarca korunması, yerinde kalabilmesi için çaba harcamamız gereken bir tutum bence demokrasi.
 
Son seçimler bizlere baş edilmesi daha kolay gündemlerle karşılaşmamız için bir alan yarattı. Şimdi bastırmaya, susturmaya, yok saymaya gücümüz yetmeyecek; kimse adına, kimsenin yerine konuşamayacağız. Herkes kendi sesinden konuşabilecek ve bizler bu seslerin müziğini dinleyeceğiz, birlikte bir senfoni oluşturmanın yolunu arayacağız.  Artık konuşma, konuşanı dinleme, anlamaya çalışma zamanı. Aynı hayale kapılma zorunluluğu olmadan varlıklarını kabul edebilme, bizim hayallerimizden farklı olanlarla yaşamayı öğrenme zamanı. Demokratik hakkımızı ve özgürlüğümüzü birbirimize saygı duymayı becererek kullanma zamanı.
 
Bizi ve kendini temsil etme, hayallerini konuşabilme hakkını demokratik olarak elde eden, Kürt, Türk, Boşnak, Ezidi, Ermeni, Rum, Çingene her türlü etnik kökenin, kültürün güzel rengine sahip, kadın erkek, yaşlı genç, inançlı ya da inançsız her bir vekilimizi saygıyla ve sevgiyle alkışlıyorum. Onları bizim adımıza, bizim için konuşacaklarına olan inancımla selamlıyorum. Bu özgürlüğü kaybetmemeyi yürekten diliyorum...
 
Yeni hayaller kurabilmeye izin verme, yeni hayalleri birlikte kurabilme zamanını, hep beraber umutla ve mutlulukla deneyimleyebilmeyi hepimiz için yürekten istiyorum. Sözlerimi yakın zamanda ölüm yıldönümünde saygıyla ve sevgiyle andığımız Nazım Hikmet'in bir şiiriyle bitiyorum...
 
 
"Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e
  bir kısrak başı gibi uzanan
                                            bu memleket, bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
  ve ipek bir halıya benziyen toprak,
                             bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
  yok edin insanın insana kulluğunu,
                                                    bu dâvet bizim....
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
  ve bir orman gibi kardeşçesine,
                                                   bu hasret bizim..."

                                                                                                                 Beyhan ÖZPAR

 
                                                               
 

2 Haziran 2015 Salı

“Babalık” Toplumsal Bir Müessesedir…

Genellikle çocuk sahibi olmak, çocuk bakımı ve çocuğa yaşamda yer sunmak hep anneler ile ilişkilendirilir. Annelik ve anneler çocuğun ruhsal, fiziksel, zihinsel gelişimi için tek ve vazgeçilmez tek yetkili olarak algılandığından hem iş hayatında işlev gösteren anneler hem de bunun tam tersi bir yol seçip evinde ailesi ile ilgilenmeyi seçen anneler, her konu ve durum için ya tüm övgüleri toplayan ya da tüm yükü sırtlayan konumunda bulunuyorlar. Oysa ki çocuklar tek bir ebeveynin ne sorumluluğunda ne de yetki alanında bulunuyorlar, genellikle atladığımız çok önemli nokta çocukların dünyaya gelebilmeleri için bir anne ve bir babanın gerekliliği...  Bu durumda babalar ve babalık nerede konumlanıyor, ne işe yarıyor, çocuk için nasıl bir ihtiyacı karşılıyor, çok az kafa yoruyoruz.

Kabul etmek gerekir ki bağlanma kuramının yanlış ele alınmasını da kapsayan kuramsal bilgi kirliliğinden, toplumsal zorunluluk ve kabullere kadar tam bir anneler çağında yaşıyoruz. Özellikle günümüzde “çocuk da yaparım kariyer de” mottosu ile annelerin neredeyse tüm alanları kapladığı, babaların da daha az “kıyabilen”, kendi çocukluklarında babaları ile kuramadıkları “oyun arkadaşı” ilişkisini çocukları ile kurmaya çabalayan, tabi bu arada yoğun çalışma temposu içinde yer alarak çocuklarına iyi bir gelecek bırakma çabası taşıyan ve bu yüzden kaçırdığı zamanlardan dolayı suçluluk duyan bir “babalık” durumu ile karşı karşıya olduğumuzu söylemek mümkün. Oysaki toplumsal hayatı tanıtmak, toplumsal hayattaki kurallar konusunda farkındalık kazandırmak, çocuğun sosyal bir varlık olmasına destek olmak ve dünya üzerinde bir yer sahibi olabilmesi için alan açmak “baba” ile doğrudan ilişkilidir.

Şimdi hep beraber bunun nasıl geliştiğine bakmaya çalışalım. Bunu yaparken de günümüz babalarının babalık algıları ve bu uğurda yaşadıkları, yapmaya çalıştıkları hakkında biraz tartışalım. Her zaman vurguladığım gibi doğru ya da yanlıştan çok hayatın bizi yönlendirdiği gibi yaşıyoruz. Amaç sadece bu yönelmede tökezlediğimizi düşündüğümüz zamanlar için yeni bir bakış geliştirmeye çalışmak.

Annelik pek çok açıdan doğal bir biyolojik olgu olarak ele alınır ve öğrenilmesine gerek olmadığı düşünülür. Kadınların hormonları vasıtasıyla zaten ruhsal olarak anne olmaya hazır oldukları vurgusu ve düşüncesi hakimdir. Ancak baba olmak ile ilgili bu tür bir biyolojik ya da hormonal gerekçelendirme yapmak olanaksızdır. Elbette ki bir kadının anne olmasına aracılık eden kişi babadan gelen kök hücredir ancak babalık, biyolojik olarak baba olmakla başlayan bir süreç değildir.

Baba olmak ile ilgili toplumsal ve kültürel algılar ve yüklemeler, bir erkeğin “babalık” yapma biçimine ve baba olma sürecine etki ediyor... Ailenin işlevi ve çocuğun ruhsallığı da içinde yaşanılan toplum, kültür ve dönem ile bağlantılı olarak değerlendirilebilir. Ancak tüm bunlarla birlikte fiziksel ve ruhsal bir gerçeklik olarak babanın varlığı, çocuğun sosyal, duygusal ve hatta bilişsel gelişiminde eşsiz bir öneme sahiptir.

Bir erkeğin ruhsal olarak baba olabilmesi çift ilişkisinde kadın ile doyurucu bir duygusal, cinsel, sosyal ve zihinsel paylaşım alanı bulduğunda daha kolay olur; bu bir kadının çift ilişkisinin hem kadın olarak hem de anne olarak kendini algılayışını etkilemesi ile eş değerli bir anlama sahiptir. Eş olarak kendisine alan açılmış olan her birey daha sonra ebeveyn olarak da ailenin gelişiminde yer bulabilir ve aile olarak var olmaya katkı sağlayabilir. Bu yüzden biyolojik olarak babanın, kendisini “baba” gibi hissedebilmesi için, anne tarafından değerli ve gerekli bir birey olarak algılanmaya ve bu alanda yetkilendirilmeye ihtiyacı vardır.

Bununla başlayan baba olma süreci doğumu takip eden zamanlarda, çocuk için önemli bir ruhsal işlevsellik göstermesini kolaylaştırır. Doğumdan sonraki ilk aylarda babanın işlevi anne ve bebek ikilisi için (ki aslında o süreç içinde bebek ve anne kendilerini bir tek vücut ve varlık olarak algılama eğilimindedirler) güvenli ve korunaklı bir çevre oluşturmaktır. Anne ve bebeğin sadece fiziksel olarak korunması değil, sosyal ve duygusal olarak korunması da önemlidir. Anneye yaptığı işin ne kadar değerli olduğunu hatırlatmak, ona içinden geldiği gibi bu alanda harekete edebilmesi için hem destek olmak hem de yaptıklarının “doğru ve iyi” olduğuna ilişkin olumlu bir duygu geliştirmesini sağlamak babanın ilk görevidir. İlk birkaç ayın sonuna doğru anne bebek ile tek bir beden olarak var olma algısından çıkarken de babanın doğrudan bebeğe yönelik olarak gerçekleştirdiği ilk sosyal davranışlar başlar.

Aslında anne ve bebeğin tek bir varlık olduğu yanılgısının değişimi önce annenin zihninde başlamalıdır. Bu da ancak ortamda bir üçüncünün, babanın, varlığı ve annenin babayı üçüncü olarak bu ikilinin arasına girmesi için hem davet etmesi hem de babaya bu üçlüde bulunması için izin vermesi ile başlar. Annenin, kendi bedeninin bir uzantısı olduğu algısı içindeki bebek bunu gerçek olarak kabul eder ve bu aslında bebeğin iç gerçekliğidir. Yani bebek için bu doğal olandır ve tüm dünya bu algı üzerine kuruludur. Baba bu dönemde dış gerçekliğin, gerçek dünyanın ve aslında dışarıda da bir hayat ve düzen olduğunun temsili olarak ilişkiye dahil olur; “bak bebeğim, dışarıda bir dünya var”… Anne ile eş ilişkisini sürdürmeye kaldığı yerden devam ettiği bu dönemde baba bebeğin her an hazır ve nazır olan annesini farklı bir birey olarak algılamasına ve ben olmayanları ya da “”ötekileri” fark etmesine yardım eder. Bu şekilde bebeğin ilk engellenme deneyimini yaşamasını sağlayarak da gerçek dünyayı küçük parçalar halinde bebeğine sunmaya başlar.

Babanın devreye girmesi, bebeğin nihayet farklı bir "nesne" olarak anne bedenine ve başka bir nesne olan dışarıdaki babaya merak duymasına olanak tanır; bu merak daha sonra dış dünyayı keşfetmesi, uygun koşullar gerçekleştiğinde de yeni şeyler öğrenmek istemesi için bir tohum olarak çocuğun ruhsallığına ekilir. Baba bebeğin hayatına dahil olduktan sonraki dönemde nesneler ya da ötekiler dünyası ile tanışması, babanın bebekle, bebeğin annesiyle olan kadar anlamlı bir duygusal ilişki geliştirebilmesine de olanak tanır. İlk dönemlerde her ne kadar anne “bakım veren” olarak adlandırılsa da baba da anne gibi bir işlev gösterebilir; bu aynı zamanda bebeğin etrafında güvenebileceği “ötekiler” olduğu fikrinin gelişimi için bir basamaktır. Yani baba olarak ruhsal işlevler ile bakım veren kişi olarak anneye yardım eden kişinin işlevleri arasında kesin bir ayrım olmasına gerek yoktur. Önemli olan sadece fiziksel olarak değil, ruhsal ve duygusal olarak da orada var olabilmektir.

Sonraki dönemlerde baba yavaş yavaş bebeğe dünyayı tanıtır. Bebek cinsiyeti fark etmeksizin hala referans noktası olarak anneyi görebilir; ancak baba da güvenilir, dayanıklı ve sevgi dolu bakım veren olarak erken dönemlerde doğru zamanda ve doğru yerde kendine yer bulabilmişse (bu yerin oluşmasına annenin izin vermesi önemlidir) bebek anneden ayrışma sürecinde babanın yardımını alabilir.

Dış dünyayı tanıtması demek babanın “dışarıdan gelen kişi” olması demektir. Dışarıdan gelir, ilişkiye girer ve ilişkiden çıkar. Dışarıdaki dünyayı yavaş yavaş bebeğe tanıtır. Bu tanıtma nesneler bazında olmak zorunda değildir; anneye bebeğin/çocuğu katlanabileceği düzeyde yaşına uygun engellemeler yaratmasına destek sunmak, bazen bu engelleri bizzat yaratmak ve güvenle hareket edebileceği bir “dışarısı” algısı oluşturmak için izin vermek de babanın önemli bir işlevidir. Annenin kaygı durumlarında anneyi sakinleştirerek, bebek/çocuk yeni bir şeyler denemek istediğinde onu denemesi için cesaretlendirerek, bazen kendisi yeni bir şeyler sunarak, hareket alanının sınırlarını, yaşa bağlı olarak geliştirip düzenleyerek veya düzenlenmesine destek olarak baba, dış dünyayı bebeğe/çocuğa tanıtır. Çocukla ilişkisi içindeki bireysel tutumu kadar, anneyle çift ilişkisindeki konumu da bunu yapmasını kolaylaştırır.

Bu cesaretlendirme çocuğun becerileri ve çevrenin olanakları dahilinde gerçekleşmelidir. Fazla kaygılı ve engelleyen bir baba kadar fazla rahat ve hiç sınır tanımayan bir baba da çocuğun dış gerçeklik ve dünya hakkında “yanlış” fikirler edinmesine yol açabilir. Çünkü babanın önemli bir diğer işlevi bu aşamada devreye girer; “yasa koyucu” olarak ya da toplumsal hayatın kurallarını aktaran kişi olarak baba… Toplumsal kuralları tanıtan baba aynı zamanda çocuğun uzlaşma becerilerinin gelişimine destek olan bir babadır da.

Günümüzde en çok zorlanılan alan bu gibi görünmekte; çünkü ilk üç yaş boyunca her hangi bir engel koymamış ya da aşırı engel koymuş bir baba üç yaştan sonra çocuğa engel koymak ya da toplumsal kuralları tanıtmak gerektiği zamanlarda diğer her şey gibi bu da anneye devreder. Anne ise zaten o güne kadar her şeyi sunan kişi olarak bu yeni görevinde genellikle zorlanır. Anne ya çocuğu için fazla yıkıcı ve katı algılanır ya pes ederek geri çekilir ve çocuğun dış dünyanın ve dış gerçekliğin sınırlarını yanlış algılamasına neden olur ya da iki durum arasında savrularak çocuk için anlaması zor bir dış dünya temsili sunar… Bu aşamada anne ve babanın birlikte işlev gösterebilmesinin tek yolu bebeğin büyüme süreci boyunca birlikte ebeveyn olarak ve çift olarak işlev gösterebilmelerine bağlıdır. Annenin kaygılı olduğu zamanlarda babanın, babanın katı olduğu zamanlarda annenin devreye girmesi ve ne olursa olsun dış gerçekliği çocuk sadece kendini daha iyi hissetsin diye bozmamaları için birlikte çalışabilmelidirler.

Birlikte işlevsellik gösteren anne babalar biraz bizim çocukluğumuzun anne babaları gibidirler. Anne, fiziksel olarak orada olmasa da ruhsal olarak babayı hep ilişkinin içine taşır. Bu sayede 4 yaşlarından sonra yavaş yavaş gelişmesini umduğumuz, çocuğun kendisini bu ilişkide “üçüncü” ve bu üçlü içindeki yetişkinlerden daha “küçük” olan yani “çocuk” olarak algılamasına da destek olur. Evde bütün rutin ve kurallara anneden çıksa bile çocuğun talepleri karşısında “bir babana soralım bakalım” diyebilmek, babanın ilişki kurma çabalarına destek olmak bazen bu alanı özellikle babaya bırakmak, annelerin tabiriyle tüm “beceriksizliğine” ve “hatalarına” rağmen babayı değerli ve yapabilen olarak çocuğa tanıtmak da annenin babaya, kendini “baba” olarak adlandırabilmesi için önemli bir desteğidir.

Tabi bu aşamada aşırı katı tutumlarda araya girerek ilişkiyi daha yumuşak bir zemine taşımak da annenin sunduğu önemli bir destektir. Burada arabulucu olmak ya da çocuk kendini iyi hissetsin diye fazladan taviz vermeyi kastetmiyorum. Daha çok babayı uygun söylem ve davranış anlamında desteklemeyi kastediyorum. Aynı şey baba için de geçerlidir; baba da elinden gelenin en iyisini yaptığını sürekli hatırlamalı ve bu ilişkiyi kurmayı istemelidir. Annenin fazla dahil olduğu durumlarda onunla uzlaşıp geri çekilmesini sağlayabilmelidir. Zorluklarda farklı bir yönteme açık olabilmeli ve telafi çabası bulunmalıdır.

Anne ile baba, bu arada eş/çift ilişkilerini de unutmamalıdır. Anne kendini günlük rutinlere ve çocukla ilgili işlere daha kolay bırakabildiği için, baba çift ilişkisini korumaya ve gündemde tutmaya daha açık olmalı, bunun için ev ve çocukla ilgili sorumluluk alıp, destek sunmaya da hazır olmalıdır.

Babanın dış dünyanın temsili olması onun dış dünya tehlikelerini çocuğuna tanıtması ve çocuğunu koruyabilmesini de içerir. Bu tanıtma çocuğun yaşına uygun geri bildirimler ile mümkündür ve aynı zamanda tehlike durumlarını göstermeden maalesef bu konuda çocuğun kendini koruyabilmesini sağlamak mümkün değildir. Bunu yapabilmek için çocuğun hareket alanı olan dünyayı genel olarak güvenli ve yaşanası bir yer olarak algılamak ve sunmak gereklidir. Bu da hiç düşmemesini sağlamak ile değil, düştüğü zamanlarda yanında bulunup kaldırabilmek, yardım alabileceğini gösterebilmek ve ne olursa olsun “babasının” ve “annesinin” onu korumak ve kendisini iyi hissetmesi için yakınlarında bulunacağını göstermek ile mümkün olur.

Babanın desteği ile çocuklar ne öğrenir? Özetle babanın ilişki içinde bulunması yoluyla çocuklar ve bebekler dışarıda bir dünya ve bu dünyanın yaşanabilir ve güzel olduğunu, sosyal ilişkilerde farklı tarzlar ve farklı insanlar olduğunu, sorun çıktığı zaman çözebileceğini, uzlaşabileceğini ya da yardım alabileceğini, tehlikeli durumları görebileceğini, gerekli önlemleri alabileceğini ya da yalnız bırakılmayacağını, görev ve sorumlulukların farklı zamanlarda farklı kişilerce belli bir anlaşma dahilinde üstlenilebileceğini ve bunun bir cinsiyet, düşünce ya da beceriden bağımsız olarak gerçekleşebileceğini öğrenir. Aynı zamanda çocuklar dış dünyanın kuralları olduğunu, bu kuralların bir anlamı olduğunu, sosyal hayatta sınırların ve kuralların sadece dış gerçekliğin soyut bir parçası olmadığını, bu kural ve sınırların onun korunmasına ve onun alanını güvence altına almasına da destek olduğunu öğrenir.

Çocuk anne babasının ilişkisi sayesinde sevginin farklı formlarını, anne babasının ilişkisinin ebeveyn olarak işlevlerinden bağımsız olduğunu ve bu ilişkide çocuk olabildiğini, çocuk olmanın keyfini çıkararak öğrenir.

Anneliğin iyice mercek altına alındığı, her şeyin "doğru" ya da "yanlış" olarak formüle edildiği ve "bilimsel ve modern" olmak uğruna doğal akışı kaybettiğimiz bu zamanlarda kayıp halka olarak gündemden düşen "baba" olmayı ve "babalık"  kavramını daha çok hatırlamak gerektiğine inanıyorum. Yazının başlarında aktardığım gibi “babalık” sadece biyolojik zorunluluk ya da geleceği garanti altına alma aracı değildir. Bir erkeğin bir erkek gibi hissedebilmesi ve bir babaya dönüşmesi, bir erkeğin bir kadına kendini kadın olarak değerli, anne olarak becerikli ve kıymetli hissettirmesine benzer bir süreçtir ve burada sorumluluk kadındadır. Bu sayede gerçek anlamını bulan "babalık", yüksek işlevselliğe sahip bir toplumsal müessese ve bir çocuğun hayata güvenle yönelebilmesinin anahtarıdır.

                                                                                                          Beyhan ÖZPAR

                                                                                                       Psikolojik Danışman