25 Aralık 2014 Perşembe

Engel Tanımayan Çocukluk


Modern dünya hepimize tadına doyamadığımız nimetler sunuyor. Bunlar arasında teknoloji, ulaşılabilirlik, bilgiye erişim, öğrenme olanaklarının artması gibi şeyleri saymak mümkün. Tüm bunların hizmet ettiği bir “birey”, modern dünyanın en büyük buluşu ve en çok gündeme gelen kavramı oldu ve olmaya devam ediyor.

Birey olmak ve bireyleşebilmek Türk toplumu ve kültürel yapısı içinde çok uzun seneler görmezden gelinen ancak özellikle ‘90lar sonrasında en çok sığınılan ve kullanılan kavramlardan biri oldu. Gelenekçi toplumumuz hala bireyselleşme ve birey olarak ele alınma olgularıyla tam olarak barışabilmiş değil gibi görünüyor. ‘90lı yılların gençleri olan bizler ise, bu günlerde anne babalık deneyimlerimizde sadece kendi bireyselliğimizi değil, çocuklarımızın “birey” olarak değerini korumak adına pek çok şeyi göz ardı edebiliyoruz. Çoğunlukla kendi gençliğimizde karşılanmayan “birey olarak görülme” ihtiyacının çocuklarımız tarafından deneyimlenmemesi adına elimizden gelen ne varsa yapıyor, tüm güçlerimizi seferber ediyoruz. Bunu yaparken de genellikle bir yarayı kapatmak için uğraş verilirken düşülecek tüm tuzakların içine düşüveriyoruz.

Elbette ki tüm anne babaların hayali, güvenli, kendi ayakları üzerinde durabilen, mutlu ve güçlü “bireyler” olarak çocuklarını yetiştirmek. Bu yüzden de çocuklarımıza sıklıkla birey olduklarını hatırlatıyoruz ve onlara birer birey olarak davranıyoruz. Ancak bunu yaparken çoğunlukla kendi birey oluşumuzu ve ardından da hayatımızdaki diğer kişilerin “birey” oluşlarını belirleyen sınırları ihlal edebiliyoruz ya da görmezden gelebiliyoruz. Hatta daha ileri gidebildiğimiz durumlar da ortaya çıkabiliyor; birey olmak adına bir çocuğun “çocuk” olarak algılanmaktan çıkarılıp “yetişkin” olarak muamele görmesi son zamanlarda oldukça karşılaştığımız bir durum.

Her çocuğun özel ve biricik olduğunu hatırlayıp, hatırlattığımız günümüz toplumunda, bireyselleşme kavramının tam olarak ne demek olduğunu anlayacak deneyime sahip olmayan çocuklarımız, maalesef kazançtan çok kayıplarla var oluşlarını sürdürüyorlar. Seçim hakkı, istediklerini yapabilme özgürlüğü, konuşulanı anlayabilme ve yetişkince cevaplar verebilme gibi olanaklar yarattığımız çocuklarımız, dış dünyanın gerçekliği ile karşılaştıklarında (ki bu genellikle kendileri gibi yetişmiş olan çocuklarla birlikte var oldukları bir dünya) ciddi duygusal, sosyal ya da psikolojik kaynaklı somatik/bedensel belirtiler ortaya koyuyorlar. Genel olarak engellenmedikleri için sınırlarının farkına varamıyorlar. Dış dünyanın doğal sınırları ile de baş etmekte maalesef başarısız oluyorlar.

Bu durum sadece çevrenin ve dış gerçekliğin kendisine göre düzenlendiği çocuklar için geçerli değil tabii ki. Aşırı katı sınırların ve sürekli engellenmenin yaşandığı ve/veya yaşam deneyimine uygun olmayan içeriklerle sürekli karşılaşan çocuklar için de geçerli. Onlar da kendi aşırı sınırlanmış dünyalarından çıktıklarında karşılarına çıkan nispeten sınırsız dünya ile ilişkilerini düzenleyemiyorlar. Ya sınırları aşırı ihlal ediyorlar ve “asi” çocuklar oluyorlar, ya da baş edemedikleri bu durum içinde kendileri için tanıdık sınırlandırılmış bir çevre oluşturuyorlar.

Tüm bunlardan yola çıkarak sınır ve engellenme deneyimlerinin önemi ve çocuk ruhsallığındaki yerinden bahsetmekte yarar görüyorum. Çünkü hem bireyselliğin yok sayıldığı aşırı gelenekçi bir bakış açısı hem de bireyselliğin yanlış okunduğu yaşa bağlı sosyal, duygusal, ruhsal becerileri aşan sınırsız bir çevre yaratma, çocuklar için aynı sonucu doğuruyor; baş edilemez bir dehşet ve dış gerçeklik…

Sınır bir deneyim olarak var oluşumuzun ilk anından beri karşılaştığımız bir gerçek aslında ve insan yavrusu olarak “deri” dediğimiz bir sınırla doğuyoruz. Genel olarak sınır kelimesi ile karşılaştığımızda aklımıza, “sınırlanmak”, “konforumuzun kısıtlanması” ya da “özgürlüklerimizin elimizden alınması” gibi şeyler geliyor. Hâlbuki sınır sadece dış dünyayı bizim için kısıtlı bir konuma sokan değil, aynı zamanda kendimizi de dış dünyaya karşı korumamızı sağlayan bir alan ya da kendimizi geliştireceğimiz, varabileceğimiz son nokta olarak da tanımlanabilir.

Sınır birey için çok fazla anlam içerir. Birey sınırlar yoluyla kendi iç gerçekliği ve bütünlüğünü bir çerçeve içine alır. Bu çerçeve sayesinde dış dünya ve gerçeklikle etkileşime girip kendisine bir deneyim alanı yaratır ve bunun kendisi üzerindeki etkileri gözlemleme şansına sahip olur. Üstelik bu çerçeve bireyi etkileşimsel bir zemine iter ve dış dünya ile ilişkilerini düzenlediği bir alan oluşturmasına yardım eder. Bir bireyin sınırını belirlemesi, sınır deneyiminin doğal olarak karşısına çıkması ve bu deneyim ile bazı zamanlarda uzlaşma, bazı zamanlarda çatışma bazı zamanlarda da onu olduğu gibi kabul etme yolları ile başa çıkabilmesiyle mümkün olmakta. Bu durumların ve deneyimlerin nasıl yaşanacağı ise bireyin yaşı, yaşam deneyimi, kendisine sunulan olanaklar ve dış dünya ile etkileşim olanaklarına bağlı olarak değişiklik göstermekte. Ancak her bireye göre değişebilen bu deneyimlerin tek ortak noktası şu olarak karşımıza çıkıyor; sınırsız bir dünyanın dehşet yaratabileceği ve sınır deneyiminin zorunlu oluşu…

Sınır deneyimi başlı başına birey olma yönünde bir engel gibi görünüyor olabilir. Ancak bu noktada engelin ve engellenmenin birey olarak bizi nasıl geliştirdiğine ilişkin birkaç şey söylemek gerekiyor.

Bireyleşme ya da bireyleştirme çabasında olduğumuzda, engelin olumsuz olduğunu düşünebiliriz ancak durum tam tersi bir seyir izliyor. Bir kişinin tam bir birey olabilmesi için kendi içindeki tüm güçlü yönler kadar güçlüklerle de karşılaşabilmesi ve kendi kişisel sınırları kadar becerilerinin de farkında olabilmesi gerekiyor. Bunun yolu ise bolca deneyim ve bu deneyimlerden elde ettiğimiz çıkarımlardan geçiyor. Bu çıkarımlar bazen sonraki deneyimler için öngörüler olabiliyor, bazen yeni öğrenmeler olabiliyor bazen ise bir daha benzer durumlara düşmemek ve iç bütünlüğümüzü korumak için yaptığımız manevra ve uyguladığımız stratejiler olabiliyor. Hangisi olursa olsun genel olarak hepsine “başa çıkma becerisi” çerçevesinden bakabiliriz.

“Başa çıkma” genelde sadece olumsuz deneyimlerle baş etme olarak ele alınsa da sadece olumsuz durumlar için kullanabileceğimiz bir tanım olmamalı aslında; aynı zamanda bireyin hayatla ilişkisini düzenleme becerisinin de bir tanımı olarak ele alınabilir. Başa çıkma becerisinin gelişebilmesi için ise olumsuz deneyimler ve engellenme ile karşılaşmak gereklidir. Dış dünyanın arzularımıza göre şekillendiği, taş atıp kolumuzun yorulmadığı, her istediğimizin bir şekilde yerine geldiği bir dünya bizde sadece her şeye muktedir olduğumuz isteklerimizin hep gerçekleşeceği gibi bir yanılsama yaratır. Oysa gerçek hayat böyle değildir. Sıra bekleriz, beceriksizce davranırız, hata yaparız, bazen fiziksel kazalara bazen duygusal kazalara neden oluruz, bazen bunlara biz maruz kalırız, istediklerimiz gerçekleşmez, yaptıklarımız beğenilmez, yeniden yapmak zorunda kalabiliriz, işten kovulabilir, oyuna alınmayabiliriz… Bu durumlarda ne yapacağımız ise daha önce böyle bir durumla karşılaşıp karşılaşmadığımıza ve bu durumlarda ne yaptığımıza nasıl bir destek aldığımıza göre değişir. Böyle güç yaşantılar insanlık tarihi boyunca var olacağı ve insan olarak bu güç durumlarla birlikte yaşamı sürdürebilme becerimizin gelişmiş olabilmesi için önceki deneyimlerimiz bize bir şey öğretmeli; bu durumlarla, uygun duyguyu da bir süre hissetmeyi başararak, uygun tepkileri vererek yaşayabilmeyi.

Yukarıda bahsettiğimiz duruma “engellenme toleransı” demek uygun olur. Bu tanım gereği birey olarak bizler gerilime dayanma, engeller karşısında yılmama, görünen zorluklara rağmen sorunu çözme doğrultusunda çalışmaya devam edebilmeli ve ayrıca hazzımızı erteleyebilmeliyizdir. Bu, normal gelişimin bir parçasıdır. Engelleyici durumlarda bağırıp çağırma, öfke, saldırganlık gibi tepkiler geliştirme ve ortaya koyma, başa çıkma becerilerinin yetersizliğine ve aslında normal gelişimin duygusal anlamda sekteye uğradığına işaret eder. Tabi yine bunun gelişimsel bir konu olduğunu ve deneyime bağlı olduğunu unutmamak önemlidir. 3 yaşındaki bir çocuk ile 7 yaşındaki bir çocuk arasında deneyimlerinin çeşitliliği açısından farklılık olacağından engellenme toleransları bakımından da farklılık olacaktır. Önemli olan bunun gelişebilmesi için yaşa uygun deneyimlerin sağlanmasıdır. Ne aşırı özgürlükçü ne de aşırı sınırlayıcı yaklaşımlar bu deneyimler için uygun alanı yaratabilir. Bu deneyim alanı tüm duyguların yaşanmasına olanak tanıyan, yaşa uygun olumsuz deneyimler de sunabilen, kararında engelleyici tutumlar yoluyla sunulabilir.

Birey olmak bir yolculuktur. Her yolculuk ise belli engellerle karşılaşma ve bu engellerin aşılabilmesi ile anlamlı hale gelir. Engelsiz bir çocukluk bu yolculuğun gerçekliğini bozar ve bu da birey olarak gerçek bir hikaye oluşturabilmemizin önüne geçer. Her yaşta, yaşa özgü engellerin, barındırdığı tüm olumlu ve olumsuz duygularla deneyimlenmesi bireyi sadece anlamlı bir yaşam sürmeye yönlendirmez aynı zamanda güçlenmesine ve kendini gerçekçi olarak tanımlamasına yardımcı olur. Çocuklarımıza sunabileceğimiz en güzel yolculuk ise uygun zamanda uygun sınır ve engellenme deneyimlerine alan açarak olanak bulacaktır.

 

                                                                                                                      Beyhan ÖZPAR

                                                                                                                 Psikolojik Danışman

2 Aralık 2014 Salı

Çocuk Hakları – Kimin Hakkı?


1919 yılında Januzs Korczak isimli Leh bir eğitimci “Bir Çocuğu Nasıl Sevmeli?” isimli kitabını yazarken, burada konu edindiği durumun evrensel bir olgu haline geleceğinden habersizdi. Dönemin koşullarında, savaş sonrası öksüz ve yetim kalmış çocuklarla birlikte kaldığı yetimhanede bir pedagog ve pediatrist olarak gözlemleri onu böyle bir kitabı yazmaya yöneltmişti. Aynı duygularla 1929 yılında da “Çocuğun Saygı Duyulma İhtiyacı” isimli kitabı yazmıştı. Korczak yazdıklarına o denli içten inanıyordu ki, 2. Dünya Savaşı patlak verdikten sonra, kaldığı yetimhaneyi terk edip özgür olmak yerine yürekten sahiplendiği 200 çocukla beraber kaldı. Yetimhanedeki 200 çocukla beraber Nazi Almanyası’nın toplama kamplarından birinde 1942 yılında öldürüldü.  

Bugün 20 Kasım 1989 yılında Birleşmiş Milletler’e üye 193 ülke tarafından kabul edilmiş olan (bildiri sadece ABD ve Somali imzalamamıştır ve Türkiye de “anadilde eğitim hakkı” maddesine şerh koyarak, anlaşmayı tam olarak tanımayan tek ülkedir) ve tüm dünya tarafından “Çocuk Hakları Temel Bildirisi” olarak tanınan bildiri, ilk defa 1924 yılında Milletler Cemiyeti tarafından “Cenevre Çocuk Hakları Sözleşmesi” olarak tanınmıştır. Daha sonra tekrar gözden geçirmeler ve eklemeler ile bugünkü son halini almış olan sözleşme, temelde İnsan Haklar Evrensel Bildirgesi’nin bir parçasıdır.

Sözleşme ağır yaşam koşullarında, aile içinde ihtiyaçları karşılanamayan çocuklar, savaş sonrası öksüz ve yetimler ve çok temel ihtiyaçlarına ulaşamayan çocuklardan yola çıkılarak hazırlandı. Bununla beraber, hakların gündeme geldiği dönemde “çocuk” ve “çocukluk” da yetişkinden ayrı bir varlık olarak zihinlerdeki yerinin 200. yılını yaşıyordu. Ve yine de gerçekten çocuk olabilmek ve çocukça yaşayabilmek ancak varlıklı ya da ayrıcalıklı ailelerin çocuklarına özgüydü. Bu durum düşünüldüğünde ayrıcalıklı bir dünyaya doğma şansı olmayan çoğunluğun da haklarının tanımlanması önemli bir gündem yarattı.

Günümüze baktığımızda çocuk hakları kavramı çokça konuşulup çokça tartışılıyor. Sözleşmeye konu olan temel insan ihtiyaçları ve özgürlükleri, “hak” çatısı altında yeni ve özel bir şeymiş gibi sunuluyor. Peki, bu haklar tanımlanmasaydı yine de çocuklar bu haklara sahip olmayacaklar mıydı? Bildirgeyi imzalayan veya imzalamayan ülkeler bunların korunmasına ne kadar emek harcıyorlar? Ve biz yetişkinler bu hakların korunması ve öğretilmesi için ne yapıyoruz?

Konu bunları tartışmaya geldiğinde genellikle daha ağır toplumsal konularla gündem kalabalıklaşıyor ve maalesef sadece bu haklara yönelik bir şey sunabilecek, bunlar uğruna savaşabilecek ve hareket alanı sağlayabilecek belli bir toplumsal kesim tarafından sahiplenilip ileriye taşınıyor. Ancak o zaman da çoğunlukla bir ikilem ortaya çıkıyor; bu uğurda pek çok şey yaptığımız çocuklarımız bu hakların farkında olmakla beraber, bu hakları sadece “kendi” hakları olarak sahipleniyorlar. Peki, o zaman bu haklar kimin hakları?

Bugün ailede başlayan ve okulda devam eden eğitimde, çocuklara kendilerinin hakları olduğunu ve bu hakları bilip bunlar uğruna mutlaka bir eylem içinde olmalarını öğretiyoruz. Ancak bu eğitimde çok önemli bir şeyleri eksik bırakıyoruz; haklara sahip olmanın sorumluluk almak olduğunu da söylemeyi unutuyoruz. Ya da bu sorumluluğu sadece kendi hakkını korumak için değil, diğerlerinin hakkını da korumak üzere taşıması gerektiğini eklemeyi unutuyoruz. Evet, çocuklarımız kendi haklarının son derece bilincinde, kendi özgürlük alanlarının sınırları konusunda fazlasıyla hassas yetişiyorlar. Peki, gerçekten onlara kendi haklarını ve özgürlük alanlarını korurken diğerlerini de görmeyi ve buna saygı göstermeyi öğretiyor muyuz? Anne-baba ve/veya öğretmen olarak biz yetişkinler “hak” kavramını nasıl görüyoruz ve diğer insanların haklarına karşı nasıl bir tutum sergiliyoruz?

Çocuk haklarının ilk defa ortaya konmasının üzerinden henüz yüz yıl bile geçmedi. Aynı zamanda bu hakların dünya üzerinde tanınmasının üzerinden ise henüz yarım asır bile geçmiş değil. Ancak “çocuk” ve “haklar” kavramları modern dünyanın bir deformasyonuna uğramış gibi ve modern hayat bize bir “çocuk odaklı” dünya tuzağı kurmakta. Sadece kıyafetler, oyuncaklar ve etkinlik alanları ile sınırlı olmayan bu dünya çocuğun mutlak güç odağı olduğu ve çocuk olduğunun unutulup yetişkin gibi algılanmasına, yetişkin gibi davranmasına da hizmet ediyor. Her şey öylesine çocuk ki, çocuklu “modern ve ekonomik olarak rahat” aileler kendi çocuklarının imtiyaz ve haklarının peşinde koşarken, geleneksel kalıplarla çocuğunu yetiştiren, ekonomik olarak sınırda ya da sınırın altında yaşayan çocuklu aileler ve çocuksuz aileler de genellikle bu çocuk odaklı dünyada yer alma ve bir bütünün parçası olabilme “zorunluluğunun” ağır baskısı altında yaşıyorlar. Marka kıyafet giymek, aynı etkinlikleri paylaşıp hep çocuktan bahsetmek, onun için dünyayı ve gerçekliği değiştirmeye çalışmak ve sürekli, her fırsatta çocuklarından bahsetmek o kadar önemli ki gerçekte çocuğuna hakkı olanı vermeye mi çalışıyorlar yoksa kendi narsistik arzularını çocuklarını bahane ederek mi yaşıyorlar, ayırt etmek mümkün değil. Bu arada diğer ailelerin de modern çocuklu ailelere göre “farklı ve eksik hayatlarıyla” bir eksik gibi genel toplumsal çerçevede yer alamadıkları için çok temel ve insani bir hakları göz ardı edilmiş oluyor; farlılıkları ile birlikte “oldukları gibi kabul edilme” hakları.

Bence her çocuğa hakları öğretilmeli. Ancak, bu hakları savunmanın ve korumanın ne demek olduğunu tam olarak kavrayamayan, bunu nasıl yapacaklarını da tam olarak bilemeyen çocuklardan önce, yetişkinlerin öğrenmesi gerekmez mi? Bir hakkı tanıyan, bu hakkın dünya üzerindeki her birey ve hatta her canlı için geçerli olduğunu bilen ve buna ilişkin bir sorumluluk taşıyan bir yetişkinin duruşuna sahip olmak bu hakları sadece öğretmenin değil, yaşatmanın ve güçlendirmenin de anahtarıdır. Hatta bir adım ileriye giderek şunu bile söyleyebilirim; bunun için bir çerçeve içinde tanımlanmasına bile gerek yok. Bu çerçeveyi maalesef sadece yasal düzlemde kullanabiliyoruz ama ihtiyacımız sadece yasalar önünde tanınırlık sahibi olmak değil ki. İhtiyacımız her türlü varoluşsal hakkı, varoluşsal özgürlüğü herkes için korumak, savunmak ve yaşatmak değil mi? Yani biz “çocukların”, “insanların” ya da “hayvanların” haklarını tanımlamasaydık bu haklara sahip olmayacaklar mıydı?

Dünyanın durumuna baktığımızda bu hakların kabul edildiği, anayasalarda tanımlandığı, okullarda öğretildiği ülkelerde bile “hakların ihlalleri” hala devam ediyor. Dünyanın her bir yerinde çocuklar propaganda araçları olarak, çıkar kavgalarının birer aracı olarak, savaşlarda asker, madenlerde ve fabrikalarda işçi ve maalesef bazı aile yapılarında ve kültürlerde güç kaynağı olarak sömürülmeye devam ediyor. Yani yasal olarak tanınırlığa kavuşması, birer “sorumlu insan” olarak bu hakları içsel anlamda tanımadığımız sürece hiçbir işe yaramıyor. Bu durumda yetişkinler olarak bizlerin temel sorumluluğunun da da bu hakların öğretilmesi ve bunları kuru birer öğrenme malzemesi olmaktan çıkarıp, yaşantımızda gerçek bir yer edinmesini sağlamak olduğuna inanıyorum.

Aşağıda UNICEF Türkiye’nin resmi sitesine ve çocuk hakları bildirgesinin tam metnine ulaşabileceğiniz bir bağlantı bulunmakta. Okumanız, okutmanız, yaşamanız ve yaşatmanız umuduyla paylaşıyorum.  



                                                                                                                Beyhan ÖZPAR

                                                                                                             Psikolojik Danışman